31 Aralık 2011 Cumartesi

2011'e veda ederken...

2011 sana laflar hazırladım olm, ama yazmıcam merak etme. asaletimi koruyicim bebeyim. koskoca bir seneyi daha yemişiz vay be. düşününce, biz ne kadar pisboğazmışız böyle. 365 gün yahu yalayıp yutmuşuz. tabağı silip süpürdük resmen!

arkana yaslan ve düşün...
çok hızlı geçti şu 1 sene dimi? evet, bana da öyle geliyor. sanki birisi hızlı çekimle ileri aldı, 2010'a sanki dün veda ettik gibi. her ne kadar çok hızlı geçmiş gibi dursa da neler neler yaşadık şu 1 sene. kimimiz aşık olduk, elele tutuştuk, öpüştük, ve sonra ayrıldık. kimimiz yeni bir işe girdik, artık ayakları yere basan bir birey olduk, kendi paranı kazanmanın hazzını yaşadık. kimimiz hayatının aşkını buldu, ben daha önce hiç aşık olmadım, ben bu adamla/kadınla evlenmek istiyorum dedik. kimimiz anne olduk, kimimiz baba. kimimiz mezun olduk, kimimiz üniversiteyi kazandık. her ne olduysa oldu ama birşeyler oldu ve biz büyüdük. çoğu zaman hatta her zaman büyümeye karşı olan, ölene kadar çocuk olduğuna inanan biri olsam da şunu biliyorum, bizi büyüten şeyler var ve bir şekilde büyüyoruz. bu 1 sene de beni, seni, bizi, hepimizi büyüttü. tıpkı 2012'nin de büyüteceği gibi.

ben çok meraklı bi insanım. 2010'da diyodum ki, yaa acaba 2011'de nolcak? nolcak yine yaşıycaz işte. yine uyuyup uyanıcak, yemek yiyip duş alıcak, okula gidip eve dönüceksin. ama sanki çok büyük şeyler olcakmış gibi, yada büyük şeyler olsun istediğim için meraklı melahat oldum. bu sene pek öyle değil. yani sonuçta anlamsızmış onu görüyosun.

noel ağacı süslemedim, sims'tekini saymazsak. hiç düşünmedim de. evet çok ışıklı, süslü püslü ve şeker bişi ama gereksiz buluyorum. 2011'e veda ederken, 2011 içinde sahip olduğumuz, kaybettiğimiz, pişman olduğumuz, memnun olduğumuz şeylere ve tanıştığımız, yollarımızı ayırdığımız insanlara da veda ediyoruz. insan her gün değişiyorken koskoca 1 sene nassıl değişiyor var ya. umarım alınacak dersleri almışızdır. ne dersen de, yine aynı hataları yapıcaz çünkü insanız ama yaptığımız hatayı da hiç değilse içimizden geldiği için yapmışızdır umarım. ve umarım milyon kere yaptığımız hatayı salak gibi yine yapmayız. o kadar da değil.

her sene olduğu gibi listeler yapılmaya başlandı. 2012'de şunları yapıcam, şunları asla yapmıycam şeklinde. plana programa asla uyamayan biriyim ben. robot muyum nan ben diyorum. tamamen içinden geleni yaparak, spontan bi hayat yaşamak, düpedüz göçebelik. ama şikayetçi değilim. ha liste yapmadın mı dersen tabiki yaptım. ama 2012'den dilediklerimin listesini yaptım. söylemek istediğim, yani şimdi kalkıp 2012'DE YAPACAKLARIM VE YAPMAYACAKLARIM diye bi liste yapsaydım bile biliyorum kağıt üstünde kalıcak, asla uygulanmıcak. eğer siz de benim gibiyseniz, takmayın derim. tamam formalite icabı gene liste yapın ama kasmayın valla bak, olan olcak zaten.


2012'ye saatler kala, biz yine beklentiler içine gircez orası kesin. şimdi hevesinizi kırmak gibi olmasın ama boşuna heyecan yapıyoruz ya neyse. haa bu arada piyango bana çıksın lan onun bile listesini yaptım bak çok ciddiyim. bide aranızda ciddi ciddi noel babayı gören olursa selamımı söyleyin. ama bana uzak olsun pilis, korkuyorum öyle böyle değil. neyse. hadi bakalım güzel bir sene olsun. aşk isteyen hayatının aşkını bulsun, terfi isteyen patron olsun, para isteyen zengin olsun. çok orjinal ve deli bir yıl olsun! hepimiz için mutluluk olsun..

mutlu yıllar^_^

24 Aralık 2011 Cumartesi

misafir denen şey sen çok gereksizsin!

hepimiz ikiyüzlüyüz.

eve misafir gelir. adettendir önüne bişiler getirirsin. ''inan yeni yedik geldik. vallaha bak sofrayı bile kaldırmadık. hatta bulaşıkları bile yıkamadık hemen geldik'' der ama içi kıyılıyordur, önüne bok koysan yer. ama yalan söyler.

ev sahibi yüzlerine güler:
''yaa hiçbir şey yemedinizz.''
ama gözleri fıldır fıldır, içinden küfürler eder, eeh kalk git artık evine der. önlerini doldurur yiyecekle ama gel gör ki her lokmasını sayar. ''hmm tabağını bitirmedi, öküz sanki senin artığını yiycem. yiyosan ye işte ne yarım bırakıyosun ki.''

en cömert ev sahibi bile olsa misafirine ikramları hep karşılık bekler. ''ben bu kadar kendimi yırttım hele bi evine geldiğimde önümü donatma sen o zaman görceksin gününü!''

çocukluğumdan beri misafir denen şeyi sevemedim. misafirliğe gitmekse hep benim için eziyetti. bi tek işte çocukken şey diyodum ''annee hani bi kadın var oğlu çok tattlıı onlara gidelim.'' muhabbetim buydu yani. onun dışında eve gelen misafir benim için canımı almaya gelmiş azrailden farksızdı. hala öyle. bunları şu an evde misafirler varken yazıyorum bu arada.


Dünyanın en pislik şeyi misafir çocukları

işin bide misafir çocukları boyutu var onu unutur muyuz hiç. yeryüzünün en gereksiz, en pis, en gerizekalı çocukları misafir çocuklarıdır. benim gibi çocuk hastası insan bile bunu söylüyosa artık sen anla. o çocuklar kendi eviymiş gibi bi çıldırırlar, yediklerini yere döker, pencerelere elini sürter, yere tükürür, koltukları çimdirir. çocuk değil King Kong anasını satayım. içine şeytan girmiş sanki gerizekalı. çocuğu uslu tutmaksa evin kızı yada oğluna kalmıştır.

-kızım/oğlum çağırsana çocuğu yanına. canım git hadi ablanın/abinin yanına bak bilgisayar var sana oyun açıcak

allamm bu bir işkence! ben orda çok önemli bişi yapıyorum. sims oynuyorum twitterda sörf yapıyorum feysbukta iletisine ''sağ elimi solumla avuttumm:('' yazan insanlara gülüyorum işim başımdan aşkın. bide elin piçini mi susturcam hey allamm desen de elin mahkum, hele bi yapma da gör anneden gelcek zılgıtı.

-gel cınım gel(dişini sıkar. sinirden kendini tırmalar. gel canım gel nasıl katil olunur sana uygulamalı olarak anlatıcam)
-anneeeeğğğ kolumu sıkıyoo buuu.
-aaa hiç olur mu öyle şeyy gel ben seni çok seviyorum!!!
-ühühüğğğ yaa bıraağğkkk bööööüüğğğ

çocuğa güya oyun açıcaktın. çocuk yanında sen nette takılmaya devam edersin o da spastik gibi seni izler. bi süre sonra sıkılıp içeri gider, bu defa anne gelir

-çocuğum misafirlerin yanına niye gelmiyosun kapattın kendini odaya. bak çocuk da sıkılmış neden oyun açmadın
-üff anne yaa banane otursun işte sizinle hayret bişi

saniyeler sonra çocuk tekrar gelir. annen de orda olduğu için mecburen kraloyunu açıp bilgisayarı çocuğa verirsin. annen gider. roller değişmiştir bu kez oturup spastik gibi izleyen sensindir. kendi kendini yiyip bitirirsin salağın biri gelip bilgisayarını elinden aldığı yetmiyormuş gibi nasıl mutlu bide şerefsiz. yapcak bişi yok sen de kalkıp portakal soyarsın.


sonunda giderler. kendi bulaşığın pisliğin dağınıklığın yetmezmiş gibi elalemin artığını pisliğini, bide kendilerinin küçük versiyonları olan gerizekalı çocuklarının bulaşığını temizlersin. şu yaşıma geldim hala misafirlik denen şeyin neden varolduğunu bilmiyorum. misafir denen şeyi bulan adama burdan küfürlerimi arz ederim.

23 Aralık 2011 Cuma

eğer umrunda değilsem bu senin aptallığındır

senden nefret edebilirim her an. sevgimden öldürebilirim de. ayı yavrusunu severken öldürür çünkü. ama bu kez nefretim sevgimden daha çok. sen tabi her zamanki gibi bunları bilmiyorsun.

takıntılısın dediler, kafayı sıyırmana az kalmış dediler, bu kadar saçmalama dediler. deli gibi davrandım. biliyorum ben seni çok abarttım. seni anlattığım herkesin gözünde tam bir kaçığım! bu yine senin umrun dışında. 'kaçan kovalanır' zırvalığına öyle kaptırmış gidiyorsun ki, çıkıp gözünün önünde bi dama çıkıp ''TUTMAYIN BENİ!'' diye bağırsam gülüp geçiceksin ve ben, kendimi parçalasam bile senin buna yalnızca gülüp geçecek olmandan nefret ediyorum. hayır hayır elbette sen de hoşlanıyorsun benden. her iddiasına girerim. seninki basit bi ego müsameresi yalnızca. egona bu kadar hapsolma tatlım, hepimiz insanız. işlerini yaparken, öğle arasında acıkıp yemek yemek isterken, işten eve dönerken, ya da aynaya baktığında aklının ucundan bile geçmiyorsam eğer, bu benim değil senin aptallığındır. ben günlerdir hasta yatağımda ölümü bekleyen ihtiyarlar gibi zavallı gibi aptal gibi seni düşünürken senin umrunda değilsem bu benim değil senin aptallığındır.

oturup bildiğim tüm küfürleri edebilirim sana. hakedip haketmediğin değil konumuz. konumuz senin düpedüz odun olman. ne zaman akıllanır, ne zaman aptal egondan yorulup soluklanıp olanları görürsün bilmem. bildiğim, o güne kadar bu dükkan sana kapalı. tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanı olabilir ama ne ben kürkçüyüm, ne de senin dönüp dolaştıktan sonra gelebileceğin biri. bu yazıyı okur musun bilmem ama eğer okursan evet sana yazdım ve evet çok daha fazlasını yazabilirdim. sadece yorgunum, bu yüzden bu gece hepsi bu.




artık ne yaptığın ve nasıl olduğunun benim için bi önemi yok. ve biliyor musun sevgilim umrumda bile değilsin.

16 Aralık 2011 Cuma

sen ne pis bişeysin Kırismıs

yılbaşı denen zırvalığı kim bulmuşsa gidip omuzlarından tutup ''neden haa nedeenn!!'' diye bi silkelemek kendine getirmek istiyorum. çünkü çok salakça bişey. daha 15 gün var ama mağazalar alışveriş merkezleri filan havaya girdi bile. ıyy her yerde çam ağaçları, çam ağacı şeklinde bişiler bişiler, tuhaf tuhaf sesler çıkaran değişik hareketler yapan korkunç noel baba oyuncakları(evet lan o oyuncaklara öyle bi ses kaydediyolar ki yanından geçerken bi anda korkudan hoplayabilirsin), her yer kırmızı böyle. hiçbir yılbaşı kafanızdaki yılbaşı gibi olmaz bi kere. merak etmeyin kar filan da yağmıcak. ''bunlar tamamen hayal ürünü, kapitalizmin kandırmacası'' diycem ama sanmayın ki yaşlandım, sanmayın ki içim geçmiş. yaş ilerledikçe insan bi ayılıyor açıkçası, yılbaşıymış doğumgünüymüş bunlardan bi cacık olmadığına.

yeni yıldan herkes başka başka şeyler diler. çoğu benzer şeylerdir: hayatımın aşkını bulayım, zayıflayayım, çok süper arkadaşlarım olsun bol bol gezeyim, bi anda trilyoner olayım falan filan. sanki yeni yıla değil de bi uzay aracına biniyoruz da gözümüzü açtığımızda bambaşka bi yerde olcaz. evet biz insanlar bu kadar hayalperestiz işte. türkiyede yaşıyosun ne Christmas'ı, ne noel babası desem de, kendimi bildim bileli bi yılbaşı, bi kırismıs, bi noel baba gerçeği var. hayır bide noel baba denen herif bildiğin dede yani. 90 yaşına gelmiş, üflesen ölecek o adamdan sana ne hayır gelir yahu. bide at hırsızı gibi bi tip zaten, çat diye evde karşıma çıksa düşüp bayılırım yeminle.

yeni yılda hayatımın aşkını bulmak gibi bi arzum yok çünkü buldum bile. zayıflamak dersen evet 1 ocak sabahı 1 beden incelmiş olarak gayet de selülitsiz göbeksiz simitsiz 5 kilo eksik bi insan olmak istiyorum. ama bunun yeni yılla bi ilgisi yok ben yıllardır bunu istiyorum. çok uç dileklerim yok yani çünkü alt tarafı 2011'in sonundaki 1 hoop 2 olcak başka da bi esprisi yok. hem zaten cidden salaklık abi yeni yılda hayatının baştan aşağı değişeceğine inanmak yada bunu istemek. bi kere onca yılbaşı yaşamışsın, oldu mu hiç öyle bişi, yok. 1 ocakta kalkmışsın sen yine aynı sen, yine aynı yerde uyanıyosun filan. e ne diye hala inat ediyosun ki. bilmemkaç yıl yaşamışsın bi değişiklik olmamış da 1 günde mi bambaşka olcak herşey, külkedisi mi nan burası. neyse inanan inansın ona bişey demiyorum ama ufak at da civcivler yesin.


yeni yıla nasıl girersen..

yılbaşı gecesi planları da ayrı olay. yeni yıla nasıl girersen öyle geçermiş inanışı var tabi onu es geçemeyiz. tam 10dan geri sayarken tuhaf tuhaf şeyler yapan insanlar o kadar çok ki. bi arkadaşım tam geri sayılırken sevgilisiyle en azından o sene ayrılmasınlar diye hemen sevgilisini aramış. kendince bi sigorta yapmak istemiş yani. ama noldu, ayrıldılar. kaçınılmaz son. bu hiçbir şey, daha ne örnekler var.

ben mesela o kadar salak bişey yapmıştım ki. bundan birkaç sene önce yine böyle 10-9-8 diyolar ben hemen koştur koştur kitaplarımı aldım yayıldım koltuğa tam 3-2-1 dediklerinde kitap okuyomuş gibi yaptım. niye diye bi sor. çünkü hani şimdi yeni yıla kitap okuyarak gireyim ki tüm yıl böyle kitap okuyan entel bişi olayım dedim. oturma yerlerinizle gülebilirsiniz izin veriyorum. bu sene ama öyle dandik dundik işlere girişmeyi düşünmüyorum. hiç de ''yıaa yeni yılda bi yerlere gideliimm bişiler yapalımm'' olayında değilim. gayet de oturup fıstığımı alıp romantik bi film takıp izlerim. portakalımı soyarım başucuma koyarım budur yani. salaklığın lüzumu yok. yok dansöz çıksın, denizden babam çıksın, pastadan ebenin körü çıksın filan ohoo geçiniz lütfen. büyüyelim biraz.
çam ağacı süslemek, 'yılbaşı alışverişi' adı altında triplere girip tüm paranı kırmızı giysilere takılara kırmızı olan ne varsa onlara harcamak sonra hiçbirini beğenmemek, her yere ''yeni yıl geliyeorrr:D'' yazmak(aa yeni yıl mı geliyor bilmiyodum canım ya çok sağol), kırmızı don giyersen şansın artar, şunu yaparsan şöyle olur gibi saçmasalak şeylerden arınırsak daha mutlu olucaz.

üfff şimdi işin yok 15 gün bu zırvalıklara katlan, hiç çekemiycem valla. kendimizi de eve kapatamayacağımıza göre, başa gelen çekilir diyip dışımızdan gülüp içimizden kan ağlıycaz yapcak bişi yok.



ps. yeni yıla nasıl girersen öyle geçer diye diye yeni yıl size girecek benden söylemesi.

9 Aralık 2011 Cuma

her yere geç kalan kızın dramı

“siz kadınlar neden hiçbir yere vaktinde gidemezsiniz?” diye tabir edilenlerden oldum hep. her yere her zaman geç kalırım. hatta iş öyle bi boyuta geldi ki kızlarla buluşma planı yaparken ''yok saat 1 değil 2 olsun. sen zaten geç kalıcaksın sana 1 saat geç kalma payı veriyorum'' filan diyolar. orda yağmurda ıslanmış kedi gibi bakıyorum ama haklılar anacım. kendime yarım saat gecikme payı bırakıyorum, o yarım saat hoop diye 1 saat oluveriyor.

diyelim ki öyle çok önemli olmayan bi yere gidicem, heh mesela okula gidicem. hani sonuçta gideceğin yer okul be kızım, ne diye gecikirsin dimi. ama yok, ben tüm hazırlığımı sabaha bırakırım ve sabah elim ayağıma dolaşır. yapıcaklarımı unuturum, hiç planda olmayan aksilikler olur (aynaya baktığın an dudağının üstünde birkaç dal tüy yada 3 saniye önce çıkan boynuz gibi kocaman bi sivilce mesela) ve ben o aksilikleri temizlemeye çalışırken asıl yapmam gerekenleri çoktaan unuturum. amaann zaten yarım saat önce uyandım şimdi olsa olsa yarım saat geçmiştir diyerek rahat rahat saate bi bakarım ve tam 2 saat geçmiştir. ve benim 1 saat önce evden çıkmış olmam gerekirdi. ki birkaç defa vizeye finale bile geç kalmışlığım var durumun vehametini sen düşün.

her zaman tam tıkırında, uyandığı gibi şıp diye hazırlanıp çıkan insanlardan olamadım ben. buna çok üzülüyorum. şimdi diyeceksin ki, kendine çok mu özeniyosun acaba? hayır inan ki özendiğimden filan değil. gayet de sıradan şeyler. evin içinde ordan oraya dolanırken biri beni çekse en büyük dram o olur. Çağan Irmak gelip benden dram nasıl yapılır dersleri almak ister. izlenme rekorları kırar çünkü o kadar çaresiz görünüyorum ki. öküz gibi de açım bişiler yemem gerek, zaten annem de ordan bır bır konuşuyor: ''aç gitme, bak orda bişiler var'' diye. kahvaltıdan nefret eden, sırf mecburiyetten ve bi yerde düşüp bayılırım korkusundan oturup iki lokma bişi yerim yani. ki kahvaltıya dair hiçbir şeyi yemeyen bi insan evladı için kahvaltı denen öğün nasıl işkence ah bunu bir ben bilirim. taptığım Cemal Süreya'nın ''Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı'' mısralarını duyduğunda dünyası başına yıkılan biriyim ben. çok sevdiğim bu adam şimdi benim nefret ettiğim bişeyi övüyor ve ben o mısraları sevmiyorum dedim, başladım hüzünlenmeye. cidden bak.


Denedim % 100 çalışıyor, geç kalan insanlar hiç sevilmiyor.

Marilyn Monroe hariç. ''ona bakarsan Marilyn Monroe da her yere gecikirmiş kızıaamm'' diye övünsem de sonuçta o Marilyn Monroe. o gecikse bile kimseye batmaz, ama ben ne zaman bi yere geciksem var ya orda beni boğmak isterler. nassıl pis pis bakan gözler. neyse allahtan çevrem alıştı hatta artık o kadar normal geliyor ki mesela bunlar buluşmuş bi ben kalmışım yollarda böyle spastik gibi. bi geliyorum bunlar yemeklerini yemişler, içeceklerini içmişler hatta tatlılarını bile yemişler. artık kalkıcaklar ki ben gelirim. bu durum artık assolistlerin en son çıkması filan değil. orda assolist muamelesi filan görmüyorum ki en son giderek. heea sen mi geldin oluyo. hadi bişiler atıştır da gidelim diyolar ama içlerinden aynen şunlar geçiyo biliyorum: hiç gelmeseydin. bu ne yahu bunu mu beklicez. ohooo daha bişiler zıkkımlancak da kalkıcaz da.. ıyy üff amann salak ya bide japonlar gibi mıymıy yiyo yavaş yavaş. hiç çekilmez! yüzüme gülüyolar ama bıraksan kedi gibi tırmalıycaklar. sahtekarlığın daniskası anlıycağın.

artık hiçbir yere geç kalmıycam desem de ben plan yapmayan, plan yapmayı sevmeyen, hayatı spontan kararlar üstüne kurulu ve sadece içinden geleni yapan biriyim. yani ne zaman ''artık şöyle olmıycam artık böyle olmıycam, artık bunu yapmıycam'' dediysem hep lafta kaldım. olmuyor yani. hayatımın sonuna kadar da hep geç kalıcakmışım gibi geliyor bana. bu yüzden beni seven böyle sevsin diyerek, yazımı bitiriyorum.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Bir kadın hem Marilyn, hem Audrey, hem de Ajdardır

bazen öyle seksi ve ihtişamlı uyanırsın ki. keşke şu an sevdiğim adam beni görse, harikayım! dersin. adeta Marilyn Monroe olmuşsundur. parmakuçlarında yürüyerek banyoya gider, klip çekiyormuş edasında havayaa girer, adeta bir kuğu gibi yüzünü yıkar ve ceylan gibi sekerek gardrobun karşısına geçersin. güzelliğini ortaya çıkaracak tek parça bile yoktur, ama üzülmek yok. sen Marilyn Monroesun çuval giysen yakışır. ama mutlaka seksi bişi giymek istersin, bu cazibeyi herkes görmeli. ve birkaç denemeden sonra karar verir giyinirsin.




adeta bir Audrey Hepburn.. öyle narin ve güzel uyanırsın ki. sevdiğin adam seni öyle görse asla kırılmayı haketmeyen tatlı bir kızçocuğu gibi görür seni ve saçlarını okşar. tam da aşık olunacak kadın sensindir. bugün kesinlikle şirin birşeyler giymem gerek diye düşünürsün. bazılarına göre çocuksu görünebilecek parçalar giyer ve aynanın karşısına geçersin. ve yine o masum kızçocuğu tavrını takınırsın. güne hazırsın, hadi başlayalım!




hopp! herşey o kadar peri masalı değildir. bir sabah uyanırsın. tam bir Ajdar gibi hissedersin. muhabirlerin telefon numarası olsa arayıp 'çabuk gelin ayı kış uykusundan uyandı' diye haber vermek istersin. yok lan, ne olursa olsun, Ajdar bile olsan kendini rezil etmek istemezsin. asla evden çıkmak istemezsin. bu çirkinliği kimse görmemeli, ülke çapında intihar vakalarının %500 seviyesinde artış göstermesinin sebebi olarak seni hedef gösterdiklerinde linç edilmek istenebilirsin. şimdi durduk yerde ölmeyelim lan deyip, yusuf yusuf atarak oturursun oturduğun yerde. insan kendini nasıl hissederse gün öyle geçer. bu yüzden canın sıkılır, bi boka yaramadığını düşünerek ağlamaya başlarsın. kimse beni sevmiyeee, evde kalcam beennn, şu tipe baakkk diye salak salak zırlarsın. insanlar ne günah işledi de beni görmeye reva oldular diye bide onlar için ağlamaya başlarsın. işin kötüsü, kendini bide yemeğe verirsin ki, hakikaten kış uykusundan uyanmış ayıymışçasına oturup en alakasız yiyecekleri arka arkaya yersin ve mide fesatı geçirirsin. boktan bir gün de böylece kayıtlara geçer.


biz kadınlar garip varlıklarız. bunu herkes böyle bilir.

29 Kasım 2011 Salı

Reklamcıinsankişisi Hürriyet Blog Ödülleri Gecesinde 3

gözlerim fıldır fıldır. ünlü bi reklamcı bulup yanına gitmeli ve tanışmalıyım derdindeyim. derken Levent Erden'i gördüm. o an haldır haldır koşmam lazım ama kalbim ağzımda, çarpıntı bastı pıt pıt terliyorum filan. sakinleşip gideyim dedim şimdi bu halde gidersem tuhaf şeyler olabilir. derin bi nefes aldım şimdi hazırdım. tam ayağa kalktım o tarafa doğru yürüdüm adam yok, kayboldu. çıldırcam ben bunun için mi ayağa kalktım yae zaten eteğim beni deli ediyor. balerin tütüsü gibi maşallah, şimdi arkası kalkar filan. kameralar fıldır fıldır dönüyor zaten yarın gazetelere bu şekilde çıkmak istemiyorum. eteğimi çekiştirerek adamı arıyorum. Külkedisi midir nedir, çıkışa ayakkabısını bıraktı da onu bulmamı mı istiyo acaba. sağolsun kıpkırmızı bi kazak giymişti, elimle koymuş gibi bulabilcektim ama bulamadım. elim eteğimde, bi elimde şarap, topuklu ayakkabıların rahatsızlığı bi yandan, çaresizce yerime oturdum.
baktım uzakta tanıdık bi yüz. Ertuğrul Özkök'ü gördüm. az önceki mağlubiyet çok koymuş olucak ki, kalktım yanına gittim. severek takip ediyoruz ben reklam öğrencisiyim diye salakça bi giriş yaptım. tabi adam da ne diycek garibim, sizin okulda konferans vermiştim diye bi cevap verdi filan. ben tam ciddi konulara giriş yapıcam derken yine hürriyetten önemli bi zat geldi adamın yanına oturdu ben kaldım mı orda malak gibi. bikaç dk daha oturdum ama yok, benden sonra gelen adam kaptı Ertuğrulu, ben yine 1-0. dağdan gelip bağdakini kovdu yani. kalktım gittim artık napcam adam şimdi yanlış anlar filan.

dakikalar geçti, yanımdaki kızlar kendi kafasında, kaynaşma filan hak getire. ve Bedük sahnede! baktım kalktılar bunlar sahnenin oraya dans etmeye gittiler. ama hiç davet etme filan yok kıçlarını dönüp gittiler resmen. darbe darbe üstüne yemin ederim, millet sözleşmiş gibi gelen vuruyo giden vuruyo. küçük emrah gibi kaşlarımı indirdim bi süre milleti izliyorum, amaan ne kalkcam yaae diyorum. salak, kalk oyna işte oturmaya geldim sanki, ama nasıl içim geçmiş var ya yaşlı nineler gibi milleti izliyorum. eeeğh yeter be dedim, kendimi sahnenin önünde buldum. kızlar baktım alkolün de etkisiyle beni tanımadılar mı naptılar, kendi aralarında bi el kol hareketleri, bi iki yana sallanmalar. ben de kendime temiz bi sayfa açmaya karar verdim. salona girmeden girişte beni karşılayan hürriyetten kızları gördüm. bildiğin eğleniyolar, nasıl kıskandım var ya hemen diplerinde bittim. kız beni tanıdı. bu arada salona girmeden kızla aramızda şöyle bi dialog gelişmişti:

-sizin hangi blog?
-reklamcıinsankişisi
-aa o siz misiniz? ben sizi takip ediyorum harika bi blog.
-ciddi misiniz? teşekkür ederim(popom o sırada Kaf Dağında tabi bi havalara girdim)

sonra gitti diğer kızlara söyledi filan bak işte reklamcıinsankişisi diye. eneemm ben resmen ünlü olmuşum lan dedim. neyse işte sahnenin önünde yalnız başıma ürkek bi ceylan gibi milleti keserken, bu kızları görünce sevindim, nasılsa bunlar beni seviyolar şimdi beraber kardeş kardeş eğleniriz dedim ve yanılmadım. hemen gülümseyerek kanatlarının altına aldılar beni. yaralarımı sardılar, yalnız kalmıştım çünkü, Levent Erden'i bulamamıştım, Ertuğrul Özkök'ü de elimden almışlardı, ama şimdi güvendeydim, kimse beni üzemezdi. ve başladık kopmaya. Bedük de nassıl tatlı bi herif yani o geceden sonra en büyük hayranlarından oldum desem yalan olmaz. kızlarla bayaa kaynaştık. bunlar sahneye çıkıyolar zavallı Bedük arkada kalıyo görünmüyo. beni de çağırdılar zaten hafif bi sallanma başlamış gözler dönüyo, başımı salladım yok diye. şimdi düşerim bi yerim açılır filan hiç kendi ellerimle rezil olmak istemiyorum dedim cool bi şekilde dansediyorum. gene yalnız bıraktılar bunlar beni. küfrediyorum tabi içimden. neyse ama sonra herşey tatlıya bağlandı, çok eğlendik valla. dur bakalım dedim, kendimi koklamaya başladım, anammm leş gibi kokuyorum, bi lavaboya gideyim elime yüzüme su çarpayım şimdi babamla döncem eve bu kokuyu duyarsa daha da gelemem böyle gecelere, kendi ellerimle fişimi kendim çekmeyeyim dedim. bir sallanıyorum ama, her yer normal. bi benim olduğum yerde deprem var gibi. insan gibi yürümeye çalışıyorum filan ama insandan başka herşeye benziyorum. oha yaa bide yukarı yapmışlar wc'yi. hay ben... o merdivenler bitemedi, tutunuyorum, şimdi yarın gazetelere TUVALET MERDİVENLERİNDEN MALKOÇOĞLU GİBİ ATLAYARAK KIÇINI BAŞINI KIRAN GERİZEKALI KIZ GECENİN İÇİNE SIÇTI diye büyük puntolarla manşet olcam. aynada baktım kendime, salak salak gülümsüyorum. yaa alkol denen şeyi icat ediyosun da, alkolden sonraki salaklığı neden icat ettiniz lan dedim. spastik gibiyim çünkü. neyse hiç makyajımı filan tazelemedim, ne tazeliycem millet şu an burda değil, zaten karanlık, kimse yüzümdeki kapatıcıyı allığı görmiycek emin ol dedim yavaş yavaş indim.

döndüm kızların yanına. bi ara gaza geldim ben de çıktım sahneye ama ben hayırlı bi iş için gelmiştim. verdim ayfonu kızın birinin eline, artık o halde nasıl poz verilebilirse, Bedükle resmimi çek dedim. adam orda artık cinnet geçirse azdı. bildiğin sahneyi işgal ettik, adam arkada dansçı gibi kaldı. zaten bi ara dedi ''dansçılarım nasıl ama'' diye. neyse ben indim sahneden kızın yanına gittim telefonu alcam, kız dediki ''şanslısınn profesyonel fotoğrafçıya denk geldin kıps^_^'' pfff ona bakarsan ben de koskoca Reklamcıinsankişisiyim olm diycektim de yazıktır iki lokma hava atmak istiyo işte ne diye boğazında bırakayım dedim. adamın süresi doldu, gitcek artık. biz bi bağırdık bi daha diye. geldi sağolsun tekrardan gönüllerimize su serpti ve sonra gitti. bizi terketti:(
adam gitti ama millet hala dansediyo. oturdum ben, baktım hürriyetten kızlardan en samimi olduğum geldi telefonlarımızı aldık ayaküstü öyle kaynaştık. sonra dedi işte biz burdan başka yere geçiyoruz. dedim babam bekliyo gidicem ben(gülmeyin lan). sonra da Külkedisi gibi kapıdan çıktım.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Reklamcıinsankişisi Hürriyet Blog Ödülleri Gecesinde 2

aha! burnuma reklamcı kokuları geliyor. yeni bir av buldum, solumda iki kız vardı benim yaşlarda. oley yalnız olmıycaktım! yavaş yavaş aç bi aslan gibi avıma doğru yürüdüm.

-selam. blogger mısınız?(böyle bi giriş de kainatta yok he)
-hayır biz x ajansdan geliyoruz(hoho işte bak o kokular boşa diilmiş bak, işte reklamcılar!). sen blogger mısın?
-evett^_^
-aa hangi blog?
-reklamcıinsankişisi
-aa ne güzell.

sonra tanıştık, kartlar verildi, içkilerimizi alıp boş bulduğumuz bi yere oturduk. Hürriyetten birtakım önemli kişiler çıktı sahneye, sunumlar yaptılar, ben ama dinlemiyorum. o anın atmosferine kapıldım gidiyorum.

adamları uzaylı filan mı sandım naptıysam.. gayet üst düzey yöneticiler, önemli bir gazetenin işte müdürü şusu busu, reklam ajansı müdürleri, gazeteciler cart curt adamları yemek kuyruğunda görünce içimden aynen şunlar geçti. ''allam tiplere bak ben burda oscardaymışçasına salınırken adamlar eline tabak alıp dolma dolduruyor. az cool olun lan sıçtınız atmosferin içine!''. ama hayvan gibi de acıkmışım yani, yanımdaki kızlar da gittiler. cool olcam diye burda açlıktan ölcem. ee yerim lan coolluğu dedim ve kuyruğa doğru yürümeye başladım. kızlar kuyruğu bitirmişler tabakları hayvan gibi doldurmuşlar dönüyolar. kızların yüzüne filan bakmıyorum gözlerim dört dönüyo tabaklara bakıyorum sadece. ayy keşke sizle gelseydim dedim. bunlar gittiler ben de paşa paşa kuyruğa girdim. lan şimdi bunlar reklamcılar olabilir, ne malum belki bunlardan biri benim patronum olcak, kendimden emin durayım, hepsinden azcık alayım, zaten balıketliyim şimdi elimde beni tabakla görünce ''boşan da semerini ye. daha ne yicen ayı'' diycekler, en azından diyetteymişim gibi görüneyim. içseslerim aldı başını gitti. bilmediğim tuhaf tuhaf yemekler mezeler dizilmiş bana bakıyo. önlerini de okumuyorum artık kendimi nası kaptırmışsam. bildiğim ve gözüme güzel gözükenlerden birer kaşık aldım. lan baktım koskoca upuuzun dikdörtgen masa bitmiş, doldurcak yemek kalmadı. tabağımla gözgöze geldim, o ne lan hiçbir şey yok ki burda. lan yoksa ben orda havalara girerken biri tabağımdan mı yedi naptı. yuh dedim. lan o kadar yemek vardı bu kadarcık mı almışım vay anasını. kediye versen yemez. neyse sonra sağıma bi döndüm enemmm! tatlılar!! o_O beni benden aldılar. yaa bu işkenceyi bana neden yapıyosunuzz! tamam yemekler boktan ama siz harikasınız bilseydim en başta size gelirdim özür dilerim affedin benii dedim. o kadar zarif ve güzellerdi ki (böyle de tatlıların önünde saygıyla eğilen, özür dileyen bir insanım ben) yanımdakilere bakıyorum benden daha açlar. hiiç orda yok karizmaymış yok zerafetmiş.. gayet işkadını lan bunlar, tatlılara abanmışlar. yalnız olmadığım için sevindim, bi aç ben değilmişim vuhuu dedim ve tabağımla elele gittim oturdum.

kimlerin yanına oturmuşuz dersin? benim de yarıştığım kategorinin 1.si orda oturuyormuş. ben tabi bilmiyorum. ödüller dağıtılırken adam baktım kalktı sahneye gitti. bildiğin sahnede ve ödülü aldı. üstüne bide resmini çektirdi. ben izliyorum tabi. elimde kocaman yemek tabağı, dokunsan ağlıycam, o adam bi buraya gelsin var ya kedi gibi saldırcam sen kimsin de benim ödülüme göz dikiyosun laann! sinirden kendimi yemeğe verdim, hiç artık cool görüneyim telaşı filan kalmadı, lopur lopur götürdüm. sonra geldi sanki beni tanıyomuş gibi gözümün içine bakarak ''naaberr aldın mı babayı'' diyerek oturdu. o ödülü ben almalıydım, yani ben alıcaktım emindim ouff modu neyse ki kısa sürdü. ''heyy saçmalama!'' dedim, ''hadi ama. sen harika bi reklamcısın!'' ve bütün reklamcılık yeteneğimi hop diye kullanmaya karar verdim. harika bir gece olucaktı! benden sonrası tufan dedim ve bıraktım kendimi.

Reklamcıinsankişisi Hürriyet Blog Ödülleri Gecesinde

bir Bumads gecesini geride bıraktık. geceye dair ayrıntılar yazmakla bitmez ama kısa kısa hatırlayabildiklerimi yazmaya çalışıcam.
sabah uyandığım saniyeden itibaren deli bi heyecan sardı dört bir yanımı. elim ayağıma dolaştı, yetişemiycem telaşı, resmen ordan oraya koşturdum. aksilikler de hep böyle önemli zamanlarda olur. bi yere yetişmeye çalışıyosundur o lanet oje taşar, bi yerine bulaşır, makyajın bok gibi olur, çorabın kaçar filan. neyse göz açıp kapayıncaya kadar mario gibi başarıyla o levelları atlattım bi şekilde. son durak kuafördü. gayet günlük şekilde gittim ama çıkarken kadın şunu dedi: o kız bu kız mı! kapıdan çıktığımda gece artık başlamıştı!

yol boyu babamın beynini yedim. yaa ben sahnede ne söyliceemm, ya kekelersem, acaba burası mı, başka Hilton yok dimi, aa onlar neden ordan gidiyeee, ya kesin yanlış geldik babaa.. adamcağız yine iyi dayandı valla. umarım benim gibi bi kızım olmaz :P bi trafik var bide, millet resmen benim acelem olduğunu biliyo sırf gıcıklığına arabasına atlayan Taksim yoluna çıkmış. bi yarım saati trafikte yedik resmen. sonunda Hilton Convention Center göründü! ve bende başladı yine kıpırdanmalar. allam nolur şimdi ayağım takılmasın, spastik gibi hareketler sergilemeyeyim pilis yalvarıyorum dedim içimden ve kendimi kırmızı halıda buldum. bildiğin Oscar gecesi. topuklu ayakkabıyı icat eden adama sövdüm durdum, lan olm onu nasıl bi kafayla buldun allaşkına söyle. dik yürümeye çalışıyorum o zaman da robot gibi görünüyorum. neyse kırmızı halı aşamasını da geçtik. içerde girişte Hürriyet'ten arkadaşlar güleryüzle karşıladılar, adıma bir ağaç dikildiğini öğrendim göğsüm kabardı!

ve ve ve... salona girdiğim an kalbim durdu, o an yaşamıyorum hayaletim, ya da böyle konuşamadığın sesinin çıkmadığı ama bişiler söylemek için kendini yırttığın rüyalar vardır ya, öyleydi. o an orda delice zıplayabilirdim! o an orda tüm salonu baştan aşağı koşabilirdim! o an orda sevinçle bağırabilirdim! yapmadım tabi bunları. davetiye tek kişilikti, dedim tamam, yalnız geldim, bok gibi geçicek, offf. neyse bari şimdi heyecandan düşüp kalmiyim oturayım dedim. ilk gördüğüm koltuğa oturdum yanımda oturanları gözüm bi yerden ısırıyo, kim lan bunlar, hmm şu kır saçlı olan adam kesin Hürriyet'in üst düzeyinden biri o tip var valla diye düşünüyorum. amaan banane üff dedim milleti izlemeye başladım. içkiler geliyo filan. karşımda 3 kız. artık dayanamadım

-merabaa blogger mısınız?
-hayır biz Hürriyetteniz.
-(hoca error)

birkaç dakika daha orda öyle malak gibi etrafı kestim sonra sıkıldım valla. öeehh dedim kalktım. kendime sövüyorum o sırada. az zarif yürü lan direk mi yuttun naptın, arkadan gören erkek sancak hee. gerçi etek giydim allahtan. tüm zerafetimle tıkır tıkır yürüyorum, arkalara gittim böyle tüm salonu görüyorum ordan. aldım telefonumu elime, başım sıkışınca arayıp saçmaladığım kızarkadaşlarımı aradım.

-kızımm şu an nerdeyim biliyo musun?!!
-aa biliyorumm. süperr!
-hee biliyodun dimi. lan napcam kimse yok kaldım böyle malak gibi allamm
-tatlım sakin ol. gecenin tadını çıkar.
-temamm.

(ulan ben neden arıyosam. onlar da yani şimdi.. insan bi arar, naptın der, hangi magazin programına, gazeteye çıkcan diye bi sorar dimi ama yook benim arkadaşlarım sağolsunlar. neyse salla büyüklük bende kalsın. sıradakii)

-aloo canımm napıyosunn bil bakalım nerdeyim!!!
-aa oraya gitcektin sen dimii. ay ne güzeaalll
-heea ordayım şu an. ya ben çok heyecanlıyım. bide yalnızım, bide burası baya kalabalıkk. keşke sen de burda olsaydınn
-canım canım.. ya şey dicem biz yarın buluşcaktık ya hani..(kız gitmiş buluşmadan filan bahsediyo. olm ben burda bilmemkimlerle aynı havayı soluyorum sen bana ne diyosun. dinlemedim tabi. o konuştu ben söyliceklerimi söylüyorum hala. biraz daha saçmalayıp kapattım zaten)
-o değil de oha kimler var burda!

26 Kasım 2011 Cumartesi

Reklamcıinsankişisi ile Röportaj 2

evet yine Reklamcıinsankişisi'nin yanındayız. Kendisiyle yeni başladığı henüz 28 günlük romanından, planlarından ve blogundan konuştuk.


Başlayalım bakalım. Öncelikle hayırlı olsun mu diyelim ne diyelim, yeni romana başlamışsın.
Evet hiç aklımda yokken, bir akşam birşeyler yazıyorken bir anda bu yazdıklarımın roman olması gerektiğini hissettim. Hem bir okuyucu hem de amatör bir yazar olarak o mısralar ancak bir romana ait olabilir diye düşündüm ve hemen havaya girdim.

Bu senin ilk romanın aynı zamanda. Neler hissediyorsun, roman yazmakla ilgili neler söylersin bize?
İlk aşklar kolay kolay unutulmuyor. Bu roman da benim ilk romanım ve ona şimdiden nasıl bağlandım görsen. Roman yazmak elbette şiir ya da blog yazmaktan farklı. Bir kere çok iyi bir motivasyon ve kendini unutturacak kadar hastalıklı bir sadakat istiyor. Ondan başka şey yapmamanı bile gerektiriyor çoğu kez. Ben tabi maalesef zaman zaman günlük rutinde kafam başka başka şeylerle dolu oluyor filan, işte o zaman gerçek bir vicdan azabı, ya da ne bileyim bir çeşit suçluluk duyuyorum. Çok başka duygular gerçekten. Şimdilik iyi gidiyor ama.

Belki bahsetmek istersin, romanın ne anlatıyor?
Şimdilik sürpriz diyelim.

Hmm.. Meraklandım şimdi. Peki ne zaman yayınlanacak en azından onu söylesen.
Açıkçası bu işler pek plan programla olmaz bence. Yani ben önümüzdeki yaz yayınlamayı düşünüyorum hatta bana kalsa bir an önce çıksın ve o gururu hemen yaşayayım. Belki de sonbahar olur, hiç belli olmaz. Anlatılan hikaye, kahramanlar, mekanlar kitabın yayınlanacağı tarihi kendisi belirler aslında.

Hürriyet Bumerang'ın Blog ödüllerinde sen de yarıştın. Neler yaşadın bu süreçte?
Bir kere acayip heyecanlı ve sabırsız bir süreçti. Kaç yarışmacı var, kimler ne kadar oy aldı, en önemlisi ben ne kadar oy aldım hiç bilmiyorum. Yapabildiğim tüm reklamımı tanıtımımı yapmaya çalıştım elimden geldiği kadar. Sosyal medyadan tanıdığımız Pucca sağolsun destek verdi. Kendisiyle yazın bir röportaj yapmıştım ordan tanışıklığımız var. Birçok kişi destekledi, tanıdığım tanımadığım herkes oy verdi. Böyle olunca da bir yandan kazanacağıma olan inancım kuvvetlendi, bir yandan olaya dışarıdan baktım ve dedim ki ''iyi ki bu blogu açmışım''. Nereden nereye.. Blog nedir ne yapılır hiç bilmeden yazmaya başlamışım, sonra yavaş yavaş takipçilerim arttı ve en sonunda bir yarışmaya katılıyorum. Tüm bunları bana yaptıran bir güç hissettim. O güce minnettarım.


İÇİMİZDE KALABALIK BİR KORO TAŞIYORUZ

Reklamcıinsankişisi neler yapıyor, ne gibi fikirler peşinde? Her röportajda başka bir yüzünle karşılıyorsun bizi.
Evet seviyorum sanırım içimde bir sürü ben taşımayı. Renklilik, farklılık güzeldir. Elif Şafak Siyah Süt'te buna çok harika bir şekilde değinir. İçimizde birbirinden çok farklı 'ben'ler var ve bunlar devamlı bir savaş halindeler. Aslında hepimiz içimizde bir sürü insanla beraber yaşıyoruz. Her ne olursa olsun biz içimizde kalabalık bir koro taşıyoruz. Nil Karaibrahimgil de bir şarkısında bundan bahseder ''bir öyle bir böyleyim, her gün tanış benimle''. Ruhumuzdaki renklerden bir demet yapmak gerek. Farklılıklardan sızlanmak yerine. Kadın erkek ilişkileri kitaplarında da ''karşınızdaki kişiye kendinizi tam olarak açmadığınızda, size dair her gün şaşıracağı birşey bıraktığınızda o ilişki monotonluktan kurtulur'' derler.

Her konu hakkında bilgin varmış gibi bir hava sezdim ben. Doğru mudur?

Herşey hakkında bilgisi olan insanları seviyorum, sanırım öyle olanlara içten içe imreniyorum da. Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, insanlar bir konu hakkında bilgisi yokken bile yorum yapabiliyor. Zamanı ve imkanı olan her insan kendini geliştirmeli diye düşünüyorum. Yani bir ortamda oturduğum zaman oradakilerin konuştuğu herhangi bir konu hakkında söyleyebileceğim iki çift sözüm yoksa kendimi eksik hissederim, bu yüzden olabildiğince araştırmaya, okumaya çalışıyorum. Sonuçta bizi hayvandan ayıran birşey bu. Yani ha koltuktaki kedi, ha sen, bir fark olmuyor. Söylediğin gibi bir izlenim vermişsem ne mutlu bana.

Madem edebiyatla ilgili biri var karşımızda, biraz da edebiyattan bahsedelim. En son hangi kitabı okudun mesela?
Şahane Hatalar'ı ve Pucca'nın son kitabını yeni bitirdim. Şimdi yeni bir kitaba başlayacağım ama kararsızım. Ruh halime göre değişiyor biraz. Sanırım Patti Smith'in Çoluk Çocuk'unu okuyacağım çünkü çok merak ediyorum. Burdan Patti'ye de bir selam çakmış olduk böylece.

Önceki röportajımızda erkekleri konuşmuştuk. Bu kadar kısa sürede fikrinin değişeceğini sanmıyorum ama son röportajın devamı niteliğinde bir 'kadın erkek ilişkileri' sorusu sordum farzet.
Ama sen damardan girdin şimdi(gülüşmeler). Öncelikle gözlemlerim tüm hızıyla devam ediyor. Eğleniyorum ben ya bilmiyorum, çok böyle oturup ağır mevzulardan bahsetmeyi sevmiyorum. Garip ama, birşeyler çiziktiren her insan muhakkak bu konuyla ilgileniyor. Benim ama herhangi bir iddiam yok açıkçası. Genel olarak gözlemlerim, arkadaşlarımla muhabbetlerimiz, abilerim var, konuyla alakalı programlar, kitaplar, biraz da ilgili olunca ortaya fikirler çıkıyor. Benim yaptığım sadece bu.

Takipçilerine söylemek istediğin birşey var mı?
Sınırları aşmak, kendinden taşmak isteyen ve içinde durduramadığı bir çılgınlık taşıyan ya da ''evet yaa ben büyümedim hala çocuğum!'' diyenler beni izlemeye devam edin çocuklar! Çılgınlığımız bol olsun! Tatlılıklar.