12 Temmuz 2013 Cuma

bir Mezuniyet Balosu macerası 2

sonra ne mi oldu? bizimkiler elbiseye tek kelimeyle bayıldılar. nette görüp aşık olan bense, o elbiseyi rüyasında gören bense sanki bütün o aşkı duyan ben değilmişim gibi bi tiksindim elbiseden anlatamam. ama var ya aynaya tiksinerek bakıyorum. eğdim başımı, gözlerim melül melül, dudaklarım yine animelerdeki kızlar gibi titreyerek kabine girdim. severek ayrılan, engeller yüzünden ayrılmak zorunda kalan sevgili gibiydik. çok sevmiştim, ayrılmak da bu yüzden çok zordu. ama mecburdum, bitecekti bu hikaye.

çıkardım elbiseyi. gidelim dedim kuzenime. annemle yengem mağaza dışında oturuyorlardı. yanlarına gittik. sordular tabi ''ee naptın''. almıycam deyip geçiştirdim. hayatımda yeni bir sayfa açmam gerekiyordu, yeni okyanuslara yelken açmam gerekiyordu. ''ama çok istiyordun, çok sevmiştin o elbiseyi'' dedi annem. ''bazen sevmek yetmiyor anne'' dedim, ''fedakarlık da gerek (burada fedakarlık balodan çok önce kilo vermem gerektiğiydi)''. mağazaların neredeyse hepsine bakmıştık ve beğendiğim tek elbise çıkmamıştı. beğendiğim tek elbise vardı onunla da aramızda engeller vardı. ama yemişim engeli! tek çare kalmıştı, kavuşmak. ''bu aşk burda bitmez belalımm'' dedim ve romantik komedilerde sevgilisinin havaalanında olduğunu ve uçağının birazdan kalkacağını öğrenen aşık gibi hızla yerimden kalktım. mağazaya deyim yerindeyse 'ışınlandığımız' o saniyeler nasıl geçti hiç anlamadım. benim bedenimden bi tane kaldığını biliyorum ya, Allaaaahhh tutmayın beni!


hemen girdik mağazaya, oh be yerinde duruyor. canım benim ya sonunda kavuştuk ^_^ diye benim aşkım sen bir perçinleş. araya ayrılık girince aşk büyümüyor mu ki zaten? sarıldım koştum kabine. tam huzur içinde elbiseyi giycem kabin dışında bir bağrış çağrış, kapılar vuruluyor filan o derece! o ne lan deprem mi oluyor diye tırstım. ya nolur lütfen şu balo olsun sonra ölelim diyorum bi yandan da elbiseyle cebelleşiyorum. neyse dedim hiç değilse öldüğümde beni bu güzel elbiseyle görcekler ;))))  tekrar giyince elbisenin üstünün birazcık geniş olduğunu hatırladım, amaann bu muydu aşkımıza engel, sen çık bakiyim aradan dedim ve daraltmak için görevli kızı çağırayım diye kabinden çıktım. Murphy her zamanki gibi yine iş başındaydı. az önceki sesler yan kabindeki kadının çocuğundan geliyormuş. hiperaktif bir çocuk ve peşinde mahvolan annesi. derken çocuk sen bir hışımla koş hoop elbisemin eteklerine bi güzel basa basa benim kabine gir. bağırıyor çağırıyor. ter içinde kalmışım stresten patlamama az kalmış! kabinin önü de ana baba günü. noluyo lan bedava ekmek mi dağıtıyorlar bu ne kalabalık! eşyalarım kabinde, kapı açık, üzerimde yerleri süpüren elbise, hop hop koşturuyorum kalabalığı yarıp kuzenimi çağırıyorum yok, toz oldu kız resmen. neyse deyip görevli kızı çağırdım ondan da ses yok. cinnet geçircem zor tutuyorum, bi yandan da kabin sırasındaki kadınlar ''hadi yaa sırada bekliyoruzz!'' diye car car konuşuyorlar. görevli hanımefendi sonunda duydu da geldi yanıma. terzi için ölçü alıcak ama kız nasıl mıy mıy. iğneyi tutturamıyor, pıt pıt koluma batırıyor, bi de güzelim elbiseyi bir sıkıyor bir paralıyor, gitti caanım elbise dedim. tam kavuştuk derken engeller bitmiyor resmen :( kız bi de demez mi ''elbiseyi pazartesi alabilirsiniz'' diye. resmen beni çıldırtmak için sıraya girmiş bi dolu insan! olamazzz balo cumartesi dedim, üzgünüm dedi. neyse ki bildiği bi terzi varmış da ona yönlendirdi. koştur koştur kasaya gittim bu kez kasada sıra bekleyen kızın biri ''yaa hadi ama yaa bi tek o kasa mı açııkkk!'' diye darlıyor. kızın o kadar çıldırdığı şey de aldığı 10 liralık tişört. hepsi bu. lan gerizekalı ben orda mezuniyet balom için elbise almışım senle ben bir miyiz! haftalarca hatta aylarca orda öylece dursam haklıyım tamam mı! elimden bi kaza çıkıcak diye korkuyorum çünkü artık sabır filan kalmadı. derin bi nefes aldım elbiseyi kaptığım gibi kıza sert bir bakış atmayı unutmadan koşarak çıktım terzi kapanmadan yetişeyim en azından. boyum kadar elbiseyle yaz sıcağında İstanbul'un bir semtinde kan ter içinde oradan oraya koşturarak zamanla yarışmaya başladım.

şimdi işin yoksa terziyi bul. bi büfeye sordum oralı bile değil, adamın dünyadan haberi yok. birine daha sordum biliyormuş neyse ki. hemen girdim, bu kez de meğersem yandaki terziymiş. sonunda bulup girdim ve bi rahat nefes aldım. ölçüleri aldı, bir bir anlattım, binbir ricayla bugün almam gerektiğini, yarın son gün olduğunu söyledim, ''ya elbise arkadan patlamaz dimi'' diye saçma sorularımı da sordum çıktım. Allahtan adamcağız güleryüzlü iyi birine benziyordu. evet canım big bang olcak diye absürd bi cevap verseydi de bana kapak olsaydı keşke. ama bakınca saçma değildi sorum ya lütfen ama. düşünsene o kadar hazırlan et, kırmızı halıda adeta kuğu gibi süzül, derken pıt diye elbisenin fermuarı arkadan patlasın. emin ol kimse istemez o hale düşmeyi.

elbiseyi terziye bırakıp, derin bir oh çektim! bi dk bi dk, neyin derin nefesi! daha çanta almadım aman Tanrım! hemen annemlerin yanına koştum. bir iki mağazaya baktık ama yok, yer yarıldı da elbiseme uyan bütün çantalar yerin dibine girdi sanki! hayır bi de çanta bile değil, minik, avuç kadar bi clutch alt tarafı nedir bu bulunmaz hint kumaşı durumu yahu! koskoca avmde bi clutch bulamadım ya. amaaan deyip çantayı yarına bıraktım. elbise yüzünden yeterince kalp krizi geçirmişim, çanta desen ayrı dert, en azından ayakkabı aradan çıksın diye gittim hiç düşünmeden elbiseyi aldığım mağazadan aldım ayakkabıyı da. neyse ki elbisemin renginde gayet güzel bişiydi. buraya kadar okurken bile sıkıldın biliyorum, bi de beni düşün nasıl bir işkence!


oh be dedim, şimdi yemek yiyebiliriz. bir alışveriş işkencesi de böylece bitti.


elbisemi terziden almaya giderken yolda neler düşünmedim ki.. olum mezuniyet balosu hazırlığı böyleyse, bunun daha sözü, nişanı ve hatta düğünü var. Allah sabır versin valla. sağ elimde benim canım elbisem, gözümden bile sakındığım, uğruna dağları delmesem bile dağları bayırları aştığım biriciğim elbisem ve o sıcakta binbir kaprisimi çeken canımıniçi bitaneciğim anneciğimle evin yolunu tuttuk.




sonraki yazı: balo günü geldi çattı!

8 Temmuz 2013 Pazartesi

bir Mezuniyet Balosu macerası

her şey yaklaşık 1,5 ay önce başlamıştı. 4 sene boyunca aynı bölümde, şimdinin reklamcı adayı geleceğin cillop gibi reklamcıları olarak aynı sıraları paylaştığımız, vize haftaları gelip çattığında son 2 gün kala hatta son birkaç saat kala ''x hep önde oturuyordu, hiç devamsızlığı da yok, deli de not tutuyor şundan istesene hocu'' diye birilerinden not bulma peşinde helak olup, final zamanları uykusuz geceler geçirip ''ulan DD ile geçirse yeter'' diye depresyondan depresyon beğendiğimiz yıllardan sonra son senemizdeki finaller de bitti, tezleri teslim ettik, cübbeleri kepleri giyip kepli foto çektirdik, ''olumm mezunuz biz uleynn!'' naralarıyla dört nala koşturduk derken bir mezuniyet balosu gerçeğiyle yüzleştik. hani şu 4 sene boyunca bize fizan kadar uzak duran, hiç gelmeyecek sandığımız meşhur süper gece!

kepli fotoları çektiğimiz gün başladı balo muhabbetleri. her kafadan bir ses çıkıyor ''yiaa napcaksınız baloyu, yemişim Çırağan'ı'' hallenmesinden tut, ''salak mısın! Çırağan'dan bahsediyoruz! ayrıca hayatımızda 1 kere olucak iyi misin?!'' tepkilerine kadar herkes bişi söylüyor. ben 2. kısımdandım mesela. insan kendini haklı gören bir canlıdır eyvallah, ama haksız mıyız yani? düşünsene 5 sene afedersin eşşek gibi kasıp okumuşsun, e bi baloyu hak ettin dimi? ki sağolsun canım okulum bizim için en iyisini de düşünmüş, daha ne olsun! neyse bu ilk kısımdaki ''muhalif'' kesim kendi aralarında bi karara varıp ''biz balomuzu kendimiz yaparız tağam mı. atlarız Suada yaparız, ordan yat turuyla Sortie'' diye bize fikirlerini sundular. hiç balo yerine geçer mi lan bu dedim içimden. aralarında benim de olduğum 2. kesim kararında kesindi. ve tam da beklenen oldu. 1. kesim dediği gibi balo için bilet almadı, 2. kesim zaten dünden razı, güzel güzel aldı biletini. derken balo günü geldi çattı.

2 Haziran 2013. malum hafta. Gezi Direnişi başladı ve bizim balo iptal. eminim o sırada bizim bu baloyu gereksiz bulan 1. kesim ''bak şu Allah'ın işine gördün mü balo malo kalmadı. geldiniz mi gene bizim sözümüze keh keh'' diye bi rahatlamıştır da neyse ben şimdi bişi demiyorum. duyarlı okulumuzun bu yerinde kararını takdir edip güzel güzel direndik. balo tam 1 ay ertelenmişti, 2 Temmuz 2013 Salı gününe.


her şey çok güzel olmalı

başladı bende bir heyecan. ne giycem, saçımı nası yapıcam, ay bunun bi de makyajı var diye homurdandım durdum. işin kötüsü, çok kısa bi süre kalmış. 3 hafta filan kalmış ama o 3 hafta bana 3 saatmiş gibi geliyor öyle bi stres düşün. kaç elbise gördüm, kaç elbiseyle balonun en güzel kızı olurum diye düşündüm, kaç kombinle pembe hayaller kurdum ama iş eyleme geldiğinde denemeye cesaret bile edemeyip animelerdeki kızlar gibi bakarak mağazadan koşar adım çıktım, hayata küstüm, neden bu kadar şişmanım nedeğğnnn diye canımdan bezdim. 20 günde de o istediğim fiziğe ulaşmam bi mucize olacağı için sanırım balonun en tombiş ve en rüküşü ben olucam diye üzüldüm. ama direndim! o aradığım aşkı, hayatımın elbisesini bulacaktım!

aramadığım yer kalmıyor seni sabahtan yatana kadaağğrr
sanırım hep seni sevecek kalbim son kez atana kadaağğrr

diyen bir Soner Sarıyabadabadu oldum çıktım. resmen hayatımın elbisesi için serenad yaptım. o internet sitesi senin, bu alışveriş sitesi benim, o dergi senin bu mağaza benim derken artık umudumu kesmiştim. #direnmereklamcıinsankişisibulamayacaksınaradığınelbiseyi diye içimde TT bile kastım heşteklerle.

sonra bi sabah.. dedim ki anneme gelir misin benimle, çıkar mısın bu yola, bu onurlu direnişte yanımda olur musun, anadır ses etmeden kabul etti. canım anam! ve bir sabah aldım anneciğimi yanıma, bi de yengemi ve kuzenimi, atladık gittik alışverişe. sürekli homurdanıyorum ''bulamıycam, of bunun rengi kötü, ay buna sığamam, yok şu çok salak, yok bu nasıl elbise'' diye. onlar da garibim sakinleştirmeye çalışıyorlar ''ya sen nasıl bişi istiyorsun ki?'' diye. ama cidden böyle önemli zamanlarda, aradığını bulamamak diye bişi var hiç garipseme yani beni sen de biliyorsundur.

neyse Allah'tan internet diye bişi var da günler öncesinden istediğim bi elbise vardı ''yaa anne şunun tatlılığına bakar mısınn'' diye eriyip bitmiştim. ama ya bulamazsam korkusu var ya.. işte o korkunun ben ellerinden öpüyorum! istediğim elbisenin olduğu mağazaya gittik, bir bedene bürünmüş kanlı canlı elbise karşımda duruyor! tüm zarafeti, tatlılığı ve şıklığıyla tam karşımda! ama upss o da nesi! e bu elbise ayfon ekranından görünen elbise değil! nası ya diye afallamışken, aradaki farkın çok da büyütülecek bi mesele olmadığını gördüm. ne vardı yani netteki elbise düz renkken, karşımdaki gerçeğinin üst kısmında minik altın rengi simler vardı. sen bu oyunu bozarsın, sen buna takılacak bi insan değilsin Reklamcıinsankişisi dedim ve elbiseye sarıldığım gibi kabine gittim.

tatata taamm! bir de ne göreyim! geçen yaz sporu bırakmış, vizeydi finaldi tezdi kepti derken bir üniversitelinin yaşadığı o zahmetli günlerde tam da bir üniversiteli gibi abura cubura sarıp ''çikolata benim aşkım'' diye geçen yaz sporla azmedip kendimi parçalayıp verdiğim kiloları misliyle geri almıştım. bunu tam da mezuniyet balosu için kabinde elbise denerken farketmek hiç hoş olmadı tabi. her şey çok güzel olmalı diye gözüme uyku girmezken bunu unutmuştum. ama artık çok geçti. bu arada baloya sadece 2 gün kaldığını söylemiş miydim?

elbise tek kelimeyle su gibi. onu giyince kendiliğinden peri gibi hissediyorsun. ama gel gör ki straplez ve benim kollarımın altından löp löp et fışkırmış durumda. aynada kendime bakamıyorum. o an oracıkta bitkisel hayata girip kendimi maydanoz gibi hissetmeye başladım. yediğim bütün o çikelatalar, amaan veririm kilo ya diye hiiiç umursamadan yediğim dondurmalar, börekler, mantılar hepsine lanet okuyorum ama nafile. iş işten çoktan geçmiş ve şimdi acıcık göbişimi içime çekmekten başka yapacak bişi kalmamıştı. annemler de dışardan söylenip duruyorlar ''çık da bakalım nasıl oldu merak ediyoruz''. bense tam odasına kapanmış durmadan metal dinleyen ve odasından çıkmamaya kararlı ergen gibi cevap veriyorum ''ya tamam ya, ya çıkıcam tamam üf''. ve fonda tövbe tövbe cenaze marşı çalarken kapıyı açtım. karşımdaki ayna içerdekinden daha zalimmiş onu anladım. belki de dünyanın en şık elbisesi ama o elbiseyle bile suratı asık bir kız bana bakıyor. evet ta kendisi, o kız benim!

bizimkiler de hemen eridiler ''aa çok güzel olduu, ablaa bakar mısınnn şunaa''. dinlemiyorum tabi. baloya 2 gün kalmış, beğendiğim tek elbise de üzerime olmamıştı. sözün bittiği yerdeydim. işte şimdi bittin kızım dedim..


sonra neler oldu neler. sonraki yazıda! :)

25 Haziran 2013 Salı

ah üniversite yıllarım..

yıl 2008. üniversiteyi kazanmış, binbir hevesle, bizim üniversitenin katalogunu inceliyorum abartısız her gün ama her gün. o kampüs, çimlere yayılmış gençlik, sosyal imkanlar cart curt derken bir yandan üniversiteyi kazandığıma olan şaşkınlık, bir yandan bu yeni duruma alışmaya çalışma, diğer yandan da ardı arkası gelmeyen ''kampüste neksel günlerim olcak fiffuvv, vuuuu şuna da bak hele vay anasını'' şaşkınlığıyla karışık hayaller derken tam bir karmaşa çorbasıydım.

bi şekilde üniversiteye kapak attık ama bu kez de 1,5 sene hazırlık. hala tam olarak üniversiteli sayılmadığıma inanıyordum çünkü hazırlığın liseden bi farkı yoktu. her an her saniye depresyona girdi girecek moddaydım ''neden fakülteli değilimm nedeğğnn'' diye evden okula okuldan eve bir an önce fakülteli olmak için can atıyordum. hiç tadını çıkarma filan yok. hatta burnumdan getirdim desem yeridir. hala o 1,5 senenin gerçek bir vakit kaybı olduğuna inancım değişmedi. neyse en azından getirdiği bir iki bişiy var. üniversiteye, artık bir üniversiteli olduğuma adapte olmamdaki katkısını da es geçmemek lazım. 1,5 sene alışma da biraz fazla uçuk oldu farkındayım ama inan bana bu bile yetmedi. fakültedeki ilk 2 senemde de benim bu meşhur ''alışma evrem'' hiç fırsatını kaçırmadan devam etti. dile kolay 4 sene alışmaya çalıştım sfdhjk.

gel zaman git zaman, 2. sınıfa kadar da bu kez fakülteli olduğumu anlayamadım. ne bileyim derse gidesim yok, bölümdekiler gruplaşmış, dersler teorik, boş işler peşine düştüm derken hiç iplemedim. geldim 3. sınıfa. mesela 3'de de çok ilginç bişi oldu. dersler artık pek teorik filan değil ama bende hala sebebini anlayamadığım bi mızmızlanma, bi huysuzluk, bi boşvermişlik almış başını gidiyor. derhal ipleri elime almanın ve ''aloovv noluyoruz?'' demenin vakti geldi de geçiyordu. başladım hafiften dersleri sevmeye. hayır bölümü seviyorum ama teoride kalırsan olmaz şekerim. neyse. hazırlık dahil, 4 sene 'inek' diye tabir ettiğimiz türün yanından bile geçememiş (ki kendimi bildim bileli o çok kasan tiplerden olmadım) biri olarak üniversite 3. sınıfta belki de ilk kez ciddi ciddi oturup vize final kastım. ekonomi filan alıyorum böyle bi havalar, bi jargonlar sdfgjk. 2. sınıf 3. sınıf derken bir de baktım son sınıfa gelmişim. ablam hep derdi hiç anlamıycaksın nasıl geçtiğini, gözünü bi açıcaksın ki bitmiş. hangimiz büyüklerimizin söylediklerini kulağımıza küpe yaptık ki? oysa bizden daha deneyimli olanların sözleri kirazdı ve onlardan çok güzel küpe yapabilirdik. olmadı.


dananın kuyruğu kopamadı gitti

artık son seneydim.. tez denen gerçekle yüzleştim. ismi bile uykularımı kaçırdı, ''nasıl başlıycam nerden başlıycam teslim etmeme 1 ay kaldı aa 15 gün kalmış o da nesi yalnızca 1 hafta kalmış'' kalp krizleriyle o süre nasıl geçti hala bilmiyorum. çünkü bana göre zaman buz olup donmuş, hiç geçmiycekti. ömür boyu tez yazdığım o kısa zaman diliminde kalıcaktım. bunda, teze başlamayı hep ertelememin de katkısı büyük sağolsun. bugün yarın derken, neredeyse teze başlamamak için, sırf zaman geçmesin diye yapmayacağım şey yoktu. bunlar yetmezmiş gibi bi yandan da insanlarla boğuşuyordum. göğsünü şişire şişire ''ben bitirdim tezi yiaa'' diyenleri anlık bir göz dönmesiyle oracıkta boğmama ramak kala ''bi dk ya biz napıyoruz ki burda, napıyoruz ki biz'' aydınlanması yaşadım ve ''gelinlik giymeden, ışığı görmeden, bebeğimden önce vazgeçtim dünyadan'' dememe gerek kalmadan bütün o Şebo hallerinden vazgeçtim ve son anda mapus damlarına girmekten yırttım. ama tabi tezi bitirenleri tavuk gibi çip çip kovalamaktan vazgeçsem de onların birer uzaylı olduklarına olan inancım hiç değişmedi.

derken ben de artık bir uzaylıydım! evet tez sonunda bitmişti. bütün o dertten gözüme uyku girmeyen geceler, ne yapsam neye baksam karşımdakini tez sandığım sayko haller, iki lafımdan birinin tez, tez, tez olduğu günler sonunda geride kalmıştı heyhat! fakat upss o da nesi! tez bitti tam rahata ericem sanırken, tam da dananın kuyruğuna gelmişken, hikaye yeni başlıyordu. virüslü usp'im ve o pis virüslerini bulaştırdığı laptop sayesinde tezim tam iki kez silindi, üçüncüde de bir dolu hatalar oldu. ama var ya artık dayanacak gücüm kalmamış sabır filan hak getire abartmıyorum bilgisayarın karşısında oturmuş sinirden ağlıyordum artık düşün. ''neden ben nedeeeğğnn'' diye baya bi moda girmiştim. tamam artık ben bu tezi tamamen bitirip ciltleyip teslim edemeden eşekler cennetine gidicem derken...

her kriz anında, yine dananın kuyruğunun kopacağı o son anda ustaca bir manevrayla kriz yönetimi yapıp tüm metanetim ve sabrımla tek tek nakış gibi işleyip sonunda tamamladım ve 5 sene boyunca kahrımızı çeken okulun karşısındaki copy'ye teslim ettim ve ekledim ''bi sorun olmaz dimi?''  adamda da insaf yokmuş be. sakinleştireceğine ''valla bilemeyiz'' deyip geçiştirdi pislik. şunu diyebilirdi mesela ''hey adamım! sana yemin ederim bu benim en özendiğim iş olacak! en ufak bi problem görürsen kahrolası pislik 911'i ara ok?''  (bu arada 911 polisti dimi yanlış olmasın şimdi ambulans filan). böyle konuşmalıydı. çünkü ben emindim o lanet olasıca tezi ellerimle tutup gözlerimle görüp hocaya teslim etmeye giderken yolda önce gök taşı çarpıcak, usta bir manevrayla kurtulmuşken vızıttt diye bir ufo önüme çıkıp içinden Robert Downey Jr, James Franco ve Joseph Gordon-Levitt'e benzeyen uzaylılar inip beni kaçırmaya çalışcaklar ben tabi bunları gördüm ya bunların uzaylı olduklarından habersiz ''geell gelll'' diye işaret parmaklarıyla beni çağıran bu üç doğaüstü canlı karşısında hipnotize olmuşken bi anda aydınlanıp tam kaçacakken bu kez omzuma biri dokunucak dönüp baktığımda şlapp diye yüzüme tokat atan Tatar Ramazan'ı görüp ''Ben bu oyunu bozarıımm'' çığlıklarından firar etmek için koşarken gökten üç elma düşüp üçü de benim kafaya düşüp gözlerimle embesil gibi bakarak ''ay bana bişiler oluyeee'' diyerek bayılıcaktım. tüm bunlar olurken insanlığını kaybetmemiş bir insan evladı da çıkıp kurtarmayı akıl edemeyecekti. ben de böylece tez uğruna bi güzel kim vurduya gidicektim. düşün şuurum yerinde değil, çoktan işim bitmiş ama ben hala içimden ''ben bu hallere düşecek adam mıydım beh!'' diye derin bir ah çektikten sonra zılgıtlar eşliğinde yanık yanık türkü söylemeye başlıycaktım. ölümüm bile fantastiklikte son nokta olacaktı anlıycağın.

tamam tamam şimdi nefesini bırakabilirsin, korkulan olmadı. mutlu son ^_^ tezi tek parça aldım ve copy'den çıktım. hocaya teslim etmek üzere kampüse girdim ve canım biricik fakültem İletişim Fakültesi'ne girdim. artık tez yazmış bi insan kişisiydim dostum! bu benim için hiç de küçük bir adım değildi valla mütevazı olamıycam sori. ve sonunda hocanın kapısını çalıp tezi masasına bırakıp imzamı atıp hocaya iyi günler dedim çıktım. o an sana yemin ediyorum Dünyaya Kurtaran Adamın Pabucunu Dama Atan Dünyayı Kurtaran Kız'dım!

o gün bugündür, koskoca bir tez yazıp bitirip teslim etmiş olan bi ''uzaylıyım''. meleba ufo, meleba insanlık.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

aptal olmak ya da olmamak..

hep derlerdi, hep duyardık ama insan yaşadıkça da görüyor ki aptallar çok mutlu. bi kere adamların hayatlarında düşünmek diye bişey olmadığı için oh dünya dikine minare.

çok denedim onlar gibi olmayı. durmadan inceledim. ne yapıyorlar, nasıl yapıyorlar da bu kadar dertsiz tasasız üstelik şanslı olabiliyorlar diye birtakım deneyler, testler, olay mahali incelemeleri yaptım. sonuç ne mi oldu? hiç bir şey anlamadım. çünkü sanırım aptallık doğuştan. denesen de olmuyor yani. aptallık denenir miymiş hem olm! aptalsan aptalsındır, bitti gitti. onlar kadar mutlu musmutlu olmayı evet hepimiz istiyoruz, ama her istediğimiz oluyor mu ki şu hayatta, bu olsun. velhasıl.. lütfen denemeyiniz, hiç de çalışmıyor.


aptal demeye bin şahit lazım

aşağıda, bi önceki yazıda mantıklıların mutlu olduklarını yazmıştım, ama durum hiç de öyle değil. zira aptallar da mutlu. geriye kalan biz ''ne idüğü belirsizlere'' ise ''bana kaderimin bir oyunu mu bu'' deyip, kadere küsmeden ama bi güzel tribini de atarak, kendimizi olduğumuz gibi kabul edip, halimizden memnun olup yolumuza gitmek düşüyor. ölek mi ah ölek mi diye ah çekme sakın. ''ühühü onnar çok mutlu ben neden değilim yuaa'' diye ağlanmak sadece zaman kaybı. otur, seni mutsuz etmeyen şeyler yap sen de o zaman. hiç.

tıpkı mantıklılar gibi aptallar da kendileri için en iyi şeyin ne olduğunu çok iyi biliyorlar. çelişki gibi geliyor ama ne yapmaları gerektiğini biliyorlar dostum. tamamen düşünmeden, ama aptal deyip geçmeyelim baya bildiğin taktik de yaparak hoop güzel bi manevrayla kendilerine güzellikler yaratıyorlar. adamlara özenmemek elde değil.

baştan uyarımı da yapayım. beni bilen bilir, insanları ayırmak, kategorize etmek, aşağılamak filan asla o toplara girmem. konuşuyoruz şurda. uyarımızı da yapıp parantezi kapayıp soppetimize devam edebilirz diyil mi sevgili okur? heh tamam hadi öyleyse devam.


Allah aptal şansı versin

şimdi benim tanıdığım o kadar çok aptal kız var ki.. aptal maptal ama bakınca kızın peşinde abartmıyorum 3 karşı cins var. bazısı hiç çekinmeden, günahı da sevabı da alıp 3'ünü birden idare de ediyor. bi gün hiç unutmam, açık açık sordum kıza ''yıaa isimlerini karıştırmıyon mu eheh'' gayet soğukkanlı bir surat ifadesiyle buz gibi bir cevap geldi ''yuooo''. aptal saptal ama seni beni suya götürür susuz getirir yemin ediyom. şimdi şey diye düşünme ''yaa akıllı olmak dediğin aynı anda birkaç manitayı idare etmek midir?'' asla. ben onu mu diyorum olm. ki bu bahsettiğin şeye benim kadar ölümüne karşı birini de bulamazsın. ben burda işin ''stratejik'' boyutundayım. aptal diye tabir edeceğimiz birinin herhangi başka bi konuda da gösterilecek profesyonellikle bi işin nasıl üstesinden gelebildiğine olan şaşkınlığımı dile getiriyorum (oha cümlenin uzunluğu için de ayrıca sori. şey.. bu aralar tez yazıyorum da artık mazur görceksin valla cınıms). yani bu adam bu işte böyleyse geri kalan konularda nasıldır var sen düşün.

aptallık dışardan bakınca ne yazık ki belli olmayan bir şey. yani evet oturup konuşunca 2. kelimesinden sonra bi insanın aptal olup olmadığını çok rahat anlayabiliyorsun. ki konuşmasına bile gerek yok, bakışı duruşu oturuşu filan bile bunu belli edebiliyor. ama işte bazı aptallar profesyonel aptal. yani sana yemin ederim aptal olduğunu anlamıyorsun. o kızın tabiri caizse ''peşinden koşulması'', ''paylaşılamaması''nın sebebi sanırım aptal olduğunu kimseciklerin anlamaması. hoş, belki de anlıyorlar da çaktırmıyorlar ha? zira bu zamanda aptal kız seven erkek haddinden çok. ve o peşinden koşan gerizekalılar da aptal kız seviyor olabilir ama sanmıyorum. ama işte kızın o çocuklarla konuşurken kurduğu cümleler, yazdıkları filan uuvv 40 yıl düşünsek sen ben yazamayız öyle söyliyim. aptal mı, evet, ama o aptallıkla dünyaları dize getirir mi, ona da evet. işte ben de onu anlayamıyorum.

Allah çirkin şansı versin derler ama onu Allah aptal şansı versin diye revize etsek sanırım daha iyi olacak.

13 Nisan 2013 Cumartesi

kalbini dinleyip hatalar yapmak mı, aklını dinleyip yerinde saymak mı?

hayatı boyunca mantığını alıp çöpe atmış ve her şeyi içinden gelen sesi dinleyerek yapmış biri olarak mantıksızlığa rahat rahat dümdüz küfredebilirim. aldığı bütün kararlarda, gittiği bütün yollarda, yaptığı ne varsa hep "kalbim ne diyorsa o" demek hiç de adam akıllı sonuçlar doğurmuyor çünkü. bunu gayet kendimden emin söyleyebilirim.

bi kere aklını dinlemeyince yaptığın şeyin seni ne gibi sonuçlara götürdüğünü göremiyorsun. öngöremiyorsun. tahmin bile edemiyorsun. dilini çıkarıp kafanı kaldırıp "eağğh nolursa olur artık" diye bir 'ben üstüme düşeni yaptım benden sonrası tufan' hali. bi dur bi düşün dimi, neler olacak nasıl olacak senin durumun ne olacak diye. ama önünü ardını, başını sonunu düşünmeden, hatta düşünme gereği bile duymadan, hiiç umursamadan el yordamıyla, salla pati, hasbel kader kararlar(!) alıp sağa sola çarparak git. sonra de ki "alla alla neden böyle oldu ki şimdi?" şaşırıyorsun üstelik! şapşal şapşal şaşırabiliyorsun! evet bunu yapıyorsun! diğerleri mantık denizinde cup cup, ohh ferah ferah serin serin kulaçlar atıp yüzerken sen küçük, sığ ve yavaş yavaş bataklığa dönüşen bir gölette "aman duygularım, aman kalbim, aman hisler içten gelen sesler" diye yaralanarak yüzdüğünü(!) san. ve en kötüsü oradan çıkmaya bile çalışma. oradan çıkmak aklının ucundan bile geçmesin. kurtulmak, diğerleri gibi olmak, artık mantıklı olmak mı istemiyorsun bilmiyorum. ama ne olursa olsun halinden memnun görüntün hiç silinmiyor. mutlu değilsin, bu şekilde devam etmen zor ve senin için hiç de ışıklı sonuçları olmayacak ama ısrarla, çocuk inadınla oradan çıkmıyorsun işte.


bir tek dileğim var mutlu ol yeter ama nasıl olursun orasını bilemem işte

'akıllı insanlar', 'mantıklılar' öyle mutlular ve tam da istedikleri sonuçları yaşıyorlar ki, sen de görüyorsun ve iç çekiyorsun. ama hala doğru olan, yapılması gereken, özgürlük sandığın şeyin senin yaptığın şey olduğunu sanıyorsun. bunu yapmaktan hiç vazgeçmiyorsun. fakat aslında vallahi de billahi de yanlış yapıyorsun. tamam duygu diye bir şey var, tamam taş gibi kaskatı kesilip gaddar olmak değil övgüler düzdüğüm ama yani şimdi senin yaptığın da iş mi be tatlım?

kimi görsem 'hayat profesyoneli'. sanırsın daha önce 1000 kere şu hayata gelip her bişeyi öğrenmişler. daha önce bu yollardan geçmişler ve aslında bakma şimdi böyle dimdik ve soğukkanlı durduklarına, bal gibi de bizim yaptığımız hataları yapmışlar. yani oyunu herkesten önce öğrenmişler. ama kimseye çaktırmıyorlar. bu adamlar/kadınlar senden, benden, bizden, herkeslerden ve kendilerinden bile bu hayatı önceden yaşayıp oyuna 1-0 başladıklarını saklıyorlar. yoksa o kadar doğru yaşanmaz. o kadar hataya yer vermeden, hiç bir adımda ayağı kaymadan takılıp düşmeden vallahi de yaşanmaz. bu insanların her zaman için  "o öyle yapılmaz şöyle yapılır, o işin içine duygu katarsan o iş olmaz, şunu yaparsan o işi oldu bil ama sakın bak duygularınla hareket etme" diye ciddiyetten şişmiş şişmiş cümleleri var ve bir de höt höt kuralları. şimdi anlatınca nasıl böyle bir soğuk görünüyor di mi? ama işin tuhafı bu insanlar tüm sosyal ilişkilerinde haklı ve doğru taraf arkadaş, ben de bu işi çözemedim.

oyunu kurallarıyla oynamak gerekiyorsa ve hayat oyununda bu bahsettiğim insanlar gibi olmak bir zorunluluksa öyle olmaktan başka yapacak bir şey kalmıyor geriye. öyle değilken öyle olmaya çalışmak, mış gibi yapmaksa samimiyetsizlik ve yapmacıklığın dik alası bana kalırsa. siz haklıysanız haklısınız, bitti gitti. siz haklısınız diye biz de haklı olmak zorunda mıyız? haklılığınız sizin olsun bana samimiyet verin arkadaşım! olduğun gibi olamayacaksan nerede kaldı "bir kere geliyoruz hayata" mavrası? ne anladım ben o yaşamaktan? benim sadece aklının peşinden giden arkadaşlarım da var size onları da getiricem. ve bazıları hiç öyle söylediğim gibi değil basbayağı halinden memnun. akıllı akıllı yaşayıp gidiyorlar. yaşasınlar da ne güzel. ama içten içe "akışına bırakmak" "istediğini yapmak" için ölüp bittiklerini görebiliyorum. can atıyorlar o içlerindekine uyup bu kez onun peşinden gitmek için. o kadar uzun zamandır kaskatı yaşıyorlar ki özlemişler bir kere yaşayacağın şu yılları yaşarken sadece 1 kez olsun kimseyi dinlemeden, hiç bir kuralı iplemeden sırf canın öyle istiyor diye öyle yapmayı. hayat diyeti yapıyorlar anlayacağın. fakat hayat dediğin şey kilo gibi alıp verdiğin bir şey değil sevgili insan kardeşim, 1 kere senin, sonra yok. sen önce bi onu anla ve yaşamaya başla.


yazının başında söylediğim başka, aşağıdaki bambaşka oldu değil mi? amma kendimle çeliştim di mi? işte insan tam da böyle bi varlık. kendini görüp bi de başkalarına bakıp kendindeki noksanı görmeli ama yine de kendisi olmayı bırakmamalı. yoksa nasıl öğrenir hayatı, nasıl gelişebilir ki? sen kendinsin ve böyle çok güzelsin.



aklını dinleyenler lafım size: her şeyde bir mantık aranmaz ve haklı olacağım diye mutsuz olunmaz.

ve siz, sevgili kader arkadaşlarım 'kalp insanları': bırakın ne olacaksa olur. hayatta hiç bir şeyin garantisi ve formalitesi yok. bi kere hayatın kullanma kılavuzu yok. inanın bana, ne yaparsanız yapın bazı şeyleri değiştiremezsiniz ve madem hayat böyle, neden değişelim ki. bırakın yaptığınız şeyin adı hata olsun, bırakın onlar konuşsunlar. hataysa hata, yapalım. yapmalıyız da. yoksa nasıl yaşanır ki başka?

6 Nisan 2013 Cumartesi

bir yalan üstüne..

bi saatten sonra umut etsen, üstüne umut ettiğin insanı umutlandırmak istesen de bütün o umutların bi boka yaradığı olmuyor. çünkü olmayınca olmuyor. belki de olmaması gerektiği için olmuyor. istediğin kadar olsun istesen de olmuyor. olmazsa ciğerinden bir parçayı koparıp gözünün önünde kedilere köpeklere vermişler gibi bir ızdırap çekeceğine tüm kalbinle inansan da hayat seni dinlemiyor. olmuyor.

o susuyor, sen susuyorsun. anlamsız, yersiz ve saçma bir inatla bir güç onu senden uzaklaştırıyor. O, inadından vazgeçmiyor, sen çoktan umutlarının ipini bırakmış ellerinden kayıp yavaş yavaş yükselmesini, kimsesiz bir uçurtma gibi senden uzaklaşmasını izleyip bir daha o umutları göremeyeceğini bilerek gitmen gerektiğini anlıyorsun. ve gidiyorsun. yemişim acısını diyorsun. kendini yiyip bitirmektense acıları yemek ve gitmek en doğrusu biliyorsun. ki yaptığın şeyin çabuk bağlanmak aptallığından başka bir şey olmadığını köpek gibi biliyorsun. bir türlü ders alamıyorsun. hep aynı dersten kalıyorsun. kimseyi dinlemiyorsun. ama artık dayanamıyorsun. sonunda bağlandığın ipleri koparıyorsun. onlara el sallıyorsun. ve artık bir bağ yok. kalmadı.

hep aynı adamlarla karşılaştığın için lanet okuyorsun. kime ve neye bilmiyorsun. buna şaşıyorsun, neden diyorsun, ''neden doğru dürüst bir adam değil de böyle bir adam? neden o?'' çünkü acı çekmeyi sevdiğine inanıyorsun. acıdan zevk aldığına inanıyorsun ve hayat sana istediğini veriyor. ilk kez. her konuda cimri ve anlayışsız hayat ilk kez ve ne yazık ki böyle bir şekilde sana istediğini veriyor. tam da zamanında!

ne yapman gerektiğini bilmeden, sadece oradan oraya yalpalıyorsun. adamın sana umut verdiği yok, sen umutlanıyorsun. bu adamdan bi bok olacağı yok, sen gözünde büyütüyorsun. bi bok anlamıyorsun. çünkü gerizekalısın. çünkü hala böyle adamlara, çünkü hala ''bir adama'' umudunu bağlıyorsun. neden diğerleri gibi yapmıyorsun? kendini işine ver. git gez. kalori üstüne kalori al. sonra diyete ve spora başla. oje sür. bi film izle. tatlı yap, mesela cupcake. yeni bi kitaba başla. kızlarla buluş. fotoğraf çek. işyerinde salak salak espriler yap. kilo ver. sonra yeniden al. kuaföre git. sevdiğin grubun en yakın zamandaki konserine git. yeni bi sergi gelmiş ona git. saçma sapan tweetler at. okula uğra, çimlerde uzan zıpla. etrafına bakın. dedikodu yap. ama bir şey yap. yalvarırım bir şey yap. yeter ki ona bağlanma. yeter ki artık birine bağlanma. artık acıyı bu kadar çekme. acıyı kendine çekme. o adamın buna değmediğini sen de biliyorsun. artık dünyayı sırtına alıp sana getirse yine değmeyeceğini biliyorsun.

artık bir umudun da kalmadığına göre neden hala bunları yazıyorsun. ah, tabi ya. son kalan zehrini akıtıyorsun. yarın uyandığında geriye hiç bir şey kalmayacak. hiç bir şeyin kalmayacak. ne mutlu. o kaybetti deyip geçeceksin. gerçek böyle ya da değil, sen kendi bildiğini okuyacaksın. en doğrusunu yapacaksın. ilk kez doğru bir şey yapacaksın.

16 Mart 2013 Cumartesi

Metrobüs metrobüs diye nicesine sövdüm

İzdivaç programlarının kraliçesi Esra Erol'un ''ciple giderken otobüstekileri görünce ağlıyorum'' açıklamasından sonra geçtiğimiz günlerde Ajda Pekkan da kendi çapında bi aforizma patlattı "En çok metrobüsü çok merak ediyorum, çok binmek istiyorum." diye. Ben de yılların metrobüs tiryakisi, adeta bir metrobüs gurusu olarak önce kolları sıvayıp, ardından dereyi görmeden paçayı sıvadım.

Metrobüs tuhaf şey doğrusu. Aslında metrobüsün bir suçu yok, tuhaf olan insanlar. Ve çeşit çeşit metrobüs insanı var. Bu yazıda onlardan bahsediciim.

1. Tanımlanamayan metrobüs amcası

Bu amca, istisnasız her sabah bir yere gider ama nereye gittiğini asla anlayamazsın. Sabahın köründe, ister 7:00'de bin ister 9:00'da, o amcayı sıkış tıkış mahşer kalabalığında milletin kollarının altından, omuzlarının yanından hoop diye sıyrılıp geçerken görürsün. Hem de omzunu parçalar öyle geçer! Üstelik bir de tanımlanamayan bir kokusu vardır ki evlerden ırak, düşman başına. Durmadan insanların yüzüne bakar, önünde bir "bayan" varsa onun poposuna bakar, oturuyorsa yanındaki "bayan"ın bacaklarına bakar, tartışmanın kokusunu alır almaz "Nö düyosun sön lon!" diye sağ el hemen kalkar. Binerken ve inerken bütün metrobüsü inleterek "yuaa bi çegülün yuoo" diye bir höykürür feleğini şaşırırsın. Ama metrobüs amcası en çok da "kavga insanıdır". Takır tukur hoplaya hoplaya yollarda ustaca manevralarla ilerleyen zalım metrobüs artık neredeyse çat diye kapılar patlayacak kadar tıkabasadır aralarından su sızmaz ama amcamıza göre durum hiç de böyle değildir ve kapıdan değil insan, sinek bile sığamaz ama ittirdikçe ittirir zorla poposunu araya kaynatmak isterken bağırır ''orkolorr bomboş yörösönüze''. Çıldırıp cevap verenlere hızını alamaz ve başlar "şöröfsüzz, sönsün şöröfsüzz!" Ne ağız burun dalaşmalar gördüm ohoo.


2. Kulaklıkla doğmuş kız

Evet bu kız daha annesinin karnındayken kulağında kulaklıkla doğmuştur. Herkesin duyacağı şekilde Sıla'dan Acısa da öldürmez, Kenar Süsü, Bana biraz renk ver, Vur kadehi ustam gibi ütopik şarkılar eşliğinde gözleri dalarak adeta klip çekiyordur. Arkadan amca mı ittirmiş, yandan kokoş kadın yanlışlıkla kızın saçını mı çekmiş, öndeki kasıntı çocuk bütün "bayanlar" ona bakıyor sanmış hiiç oralı olmaz. Kız ayaklı depresyon gibi metrobüs köşelerinde öylece ömrünü geçirir. Gözleri dalar, sıkılgan sıkılgan bakar ve bu böyle devam eder. Hayır sabah sabah depresyona mı girilirmiş allaşkına içim daraldı ay!


3. "Tüm kadınlar bana hasta" oğlan

Bu çocuk garip bir şekilde tüm kadınların ona ölüp bittiğini sanır. Hali, tavrı, duruşu, bakışı herşeyiyle iticilik abidesi gibi ibret-i alem olsun diye metrobüsün ortasına dikilmiştir. Hele gözlerini kısıp uzaklara dalmış gibi, "sanki haberim yokmuş gibi çek" der gibi bir bakışı vardır Allah'ım biletimi aldım sana geliyorum dersin. Tesadüfen göz göze geldiniz diyelim, abovv tamam artık sen bittin. He canım he aşık oldum sana he. Allah'ın delisi.



4. "Meleba ben Yürüyen Makyaj Çantası"

Ah tabi ya onları unutmadan olmaz. Onlar kadınların gururlu bayrak taşıyıcıları, en azından onlar öyle sanıyor. Ablacım kadın olmak sadece makyaj değildir. Sabah bile denemeyecek saatlerde bu ablalarımız 98 kat badanalı eblek bir surat, iğrenç derecede yapay boyalı dudaklar, fırça gibi kirpiklerle insanı hayattan soğuturlar. Bu kadar boyayı bitirmek için 3 gece önceden filan kalkmıştır kesin! Değer mi yani, yat uyu mis gibi. Hayır sana makyaj yapma demiyorum, insan gibi yaparsan why not? Valla bak annesinin makyaj çantasını alıp banyoda gizlice rujla yanağını göz kapağını boyayan minnak kızlar bile senin yanında dünyaca ünlü makyöz kalır yemin ederim. Aaa bak bunların bir de parfümleri meşhurdur. Değil yanındakiler, tüm metrobüs 3 yıl parfüm sıkmasın yine üstlerine sinen o parfüm kokusu geçmez. Güzel, tatlı bir koku olsa canım feda. Ama ilk insandan da önce moda olan o pis ağır koku, ah o insafsız koku.. Zaten astım, sinüzit, alerji, saman nezlesi vb gibi her türden saçmasapan şey var bende, o koku böyle burcu burcu kokarken hapşuracak gibi olup hapşuramıyorum, suratıma değişik bir ifade geliyor millet şimdi beni Stephen Hawking'in torunu sancak tövbe bismillah. Bu "hanım ablaların" bir özelliği de, istediğin kadar özgüvenin olsun, sana kendini erkek adam insanı gibi hissettirmeleri. Yahu zaten binbir işkenceyle, böğrüme böğrüme vurarak uyanmışım. Öküz gibi acıkmış, at gibi susamış, danalar gibi yorgunum, o an kar maskeli ya da kafasına 57 numara ten rengi kadın çorabı geçirmiş adamlar binip boynumuza bıçağı dayayıp hepimizi esir alsa ve şoför koltuğuna geçip bilmediğimiz bir yere götürse gözlerimi kaparım vazifemi yaparım yani bir güzel uyurum öyle bir haldeyim, bir de sen gelmiş o Chucky suratınla kendini benden güzel sanıp triplere girersen hiç olmaz valla aa darılırım bak. Çaktırmadan milleti gözlemleyip içinden hikayeler yazan biriyim ben, hiç vakit kaybetmeden başlıyorum tabi hemen "hoff kızın rimeli de güzelmiş he alçak! :( yek yeaa benimki daha gizel, hem ne o öyle Kibariye gibi far sürmüş(bu arada Kiboş'u severim orayı bi şeyapalım) far ne yaa far mı kaldı abii. Iyy ruj ne yaa, salak öyle diyorsun da insan en azından bi lipstick neyin sürer, amaann doğalım ki ben bi kerem hıh"Ama sonunda hep özüme dönüp gerçeği görüp rahatlıyorum ''doğallığın canını yiyim be!''


5. "Tüm erkekler bana hasta" kız

Abi bunlar nasıl bir türse resmen iki cinsiyette de var. Yukarıda 3. maddede saydıklarımın kız versiyonunu düşün. Ki zorlanacağını sanmıyorum bunlardan hepimizin hayatında mevcut çünkü. Yalnız bununki bir tık daha fitil bir durum, çünkü bu kızların normal insana döndükleri tek bir an yok. Ciddi ciddi ağır hasta bir şekilde "ıiyy embesill! erkekler beni çok sever ama sen tam bi paçozsun kızım!" bakışıyla sabah sabah seni sinir harbine sokar! Harbiden bak tam böyle bakıyorlar yani hiç bir şey demesinler yine bunları demiş kadar oluyorlar. Sanırsın Gerard Butler'cım ve Robert Downey Jr'cım metrobüsün kapısında bize bakıp iyi olan kazansın demiş gibi bir ''seni yenerim!'' tripleri. Ay bir de bunlara sabah çatınca Allah belanı vermiş gibi oluyor. Hiç suçsuz günahsız yere sabah sabah tırnağıyla yüzünü parçalayacak diye korkuyorsun. Sen "lan naptım sana, ya naptım ya nee :(" diye bakarken yine sana salak diyen bakışlarla karşılaşırsın. Mesela şoför ani fren yaptı ve cool durmaya çalışırken yana doğru kaykıldın ve son anda buna çarpmamak için boruya tutundun. Yani ellerin tam kızın kafasının önünde. Buna gün doğdu tabi hemen başlıyor ellerini incelemeye. Manikürün tam mı, en son ne zaman yaptırdın, ojen tırnağın yüzüğün derken baya ellerinin röntgenini çekiyor salak. Hayır nasıl aşağılayarak bakıyor var ya. Lan gerizekalı ben elimi oraya sen elimin fotokopisini çek diye mi koydum, düşcem düşcem! Hem o Iq ile dünyanın en güzel ojesini sürsen kaç yazar! Bu arada pardon da benim ellerim gayet de güzeller ve ayrıca ojelerim ve yüzüklerime de gören herkes bayılır. Ki kimse beğenmese bile ben beğeniyorum ve seviyorum o yeter! Zaten genelde ellerine baktıktan maksimum 10 saniye sonra sinirinden öbür tarafa bakıyorlar. Bu kadar kompleksli işte yazık. Asla dayanamıyor çünkü hiç bir kız ondan daha güzel, bakımlı ve de alımlı olsun. Öyle bi kız görünce de o pis bakışlarını kızın üstünde gezdiriyor zavallı. Bu ne be bütün hemcinslerine cephe almış deli midir nedir! Tamam bütün erkekler sana hasta, tamam hadi sen haklısın yeter ki işkence etme. Hayır bana da genelde küçük gösteriyorsun derler, acaba bu salak şimdi beni küçük filan mı sandı da böyle süzüyor! Hiç de bilenesi öyle değilim oluuum! Sanırım bu kıza dersini vermenin zamanı geldi! Heyy bebeyim reklamcıyım ben! Seni sen yaptığına inandığın, bir nebze de olsa insan gibi görünmeni sağlayan şeyleri sana aldıran benim, evet evet ta kendisi. Ben olmasam tüm o bayıldığın şeylerden haberin olur muydu şekerim? Yani benim sayemde böyle havalara giriyorsun ama unutma, verdiğim gibi geri almasını da bilirim o yüzden ayağını denk al bence ;)



Bu türler nasıl üremişler virüsü nereden kapmışlar bilen yok ve bilmediğimiz için tehlike her geçen gün biraz daha büyüyor. Biz kendimizi kurtardık sayılır peki ya çocuklarımız, torunlarımız? Yani evet biz de pek kurtulamadık, çok çektik ama en azından biz çektik bebelerimiz minnaklarımız çekmesin. Onların istikbalinin kararmasına seyirci mi kalacağız? Bakın durum vahim, elimizi çabuk tutmazsak bizden sonraki nesiller tehlikede, herkes bi ucundan tutsun hadi hep beraber görevimiz tehlike. Yapacaklarımız basit ve sanırsam etkili. Mesela böyle bunlar gibi olmayın, olanları da uyarın, uyaramıyorsanız da görmezden gelin ve bunlar böyle utançlarından sessizce bir yerlere tüneyip sonra ''taam yea ben insan olcam :)'' deyip cidden insan olup aramıza karışsınlar. Yemin ediyorum imece usülü bitiririz bu işi, yeter ki isteyelim yeter ki kenetlenelim.


devam edecek..

4 Mart 2013 Pazartesi

1. Geleneksel Reklamcı Genşler Zirvesi'nde neler oldu neler bitti

Geçtiğimiz çarşamba günü davullarla zurnalarla sosyal medya meydanında duyurduğumuz, bir ilk olan 1. Geleneksel Reklamcı Genşler Zirvesi geçtiğimiz cumartesi akşam üstü saatlerinde toplandı. Organizasyon için neredeyse 1 aydır kafa patlatmamıza rağmen reklamı organizasyondan sadece 4 gün önce yapmamız sebebiyle pek çok kişiden ''haftaya olsa gelebilirdim'', ''cumartesi çalışan reklamcıları da düşünseydiniz'', ''pazar günü olsa valla billa gelirdim", "neyse gelecek sefere artık'' şeklinde yorumlar aldık. Tam da o an ''tüh, tabii yaa!'' desek de iş işten çoktan geçmiş, duyurular yapılmış, atı alan Üsküdar'ı geçmişti. Tabii bir de Bor'un pazarı geçmişti ve eşeğimizi Niğde'ye sürmeye başlamıştık bile. Fakat herkesin hemfikir olduğu bir şey vardı "bu harika bi fikirdi!''

Yorumlar geldikçe, çoğu da olumlu olunca, hatta en az bizim kadar heyecanlı olunca tamam dedik, lafta kalmayıp bu işi sahiden ''gelenekselleştireceğiz''. Daha önce yapılmamış bir şey olmasının, olayın farkındalık yaratmasında etkisi büyük tabii. Gururla bir ilki gerçekleştiriyoruz hep birlikte. Bundan sonraki olayımız, bir çeşit ''lovemark'' yaratmak. Çünkü biliyoruz ki bu iş gerçek ve samimi.


Gel gel gel güzelim gel hiç acımayacak

Ve buluşma günü gelip çattığında...

Heyecanlıydık. Acaba kaç kişi gelecek, kimler gelecek, Twitter'dan kimler gelecek vs gibi sorular kafamızda dolanırken yavaş yavaş toplanmaya başladık. İlk buluşma olması, duyuruyu birazcık geç yapmamız, hedef kitlemiz arasında çok istese de maalesef İstanbul dışında bulunan dostlarımızın da olması ve reklamcıların haftasonu da çalışması gibi sebeplerle beklediğimiz kalabalıklıkta değildik. Fakat bundan eğlenmediğimiz anlamı çıkmasın sakın. Fonda Friday i'm in love, Can't take my eyes off you çalarken loş ışıklı bir pubda ahşap uzun bir masada, birbirine gülümseyen mutlu yüzler, birbirine benzese de başka başka hayatlar, yeni yeni insanlarla tanışmak, yeni hikayeler duymak, ayrı yerlerden gelip aynı yerde buluşmak.. Biz gerçekten ''tanıştığımıza memnun olduk'', yetmedi bir de üstüne mutluyduk. Fakat şöyle de bir gerçek de var ki, biz hep birlikte gerçekten eğleneceğiz. Yani bu kadar çok ve kalabalıkken, neden eksik olalım, neden sen de gelmiyorsun, neden hep birlikte değiliz değil mi? :)

Cumartesi günü "ilk adımlarını atan ve etrafa gülücükler saçan bebeğimiz'' zirvemizin 2.si için çalışmalara şimdiden başlıyoruz. Bu defa daha kalabalık, daha eğlenceli, daha bi parti olacağız. Tarih, saat ve mekan olarak bu ayın sonu ya da en geç Nisan'ın ilk haftası, çoğunluğun talep ettiği üzere bir pazar günü, pazar olduğu için de erkenden uykulu gözlerle hiç birimiz yorulmayalım gözlerimiz açılsın ki birbirimizi görelim diye çok da erken olmayan bir saat düşünüyoruz. Fakat sizin, bizim, hepimizin fikirleri bunu şekillendirecek. Bu yüzden lütfen öneri ve yorumlarınızı yazın.

Görüşmek dileğiyle.. :)



İletişim:
reklamciinsankisisi@gmail.com
twitter.com/reklamciinsan

27 Şubat 2013 Çarşamba

1. Geleneksel Reklamcı Genşler Zirvesi

Biz, hepimiz, bugüne kadar hep başka başka yerlerdeydik. Ayrı şehirlerde doğup büyüdük, ayrı okullarda okuduk, sonra ayrı ajanslarda ama aynı amaçla aynı sektör için çalıştık. İşte bu yüzden bizim halimizden yine en iyi biz anlarız ve bizim bizden başka dostumuz yok dostum!

Bugüne kadar birbirimizden habersizdik. Ve sonra bir anda sosyal medya çıkageldi ve bizi biraraya getirdi. Artık birbirimizi biliyorduk. Eleştirdik, anlattık, tanıştık, konuştuk, sorduk. Fakat hala birbirimize yabancıydık, ne de olsa hiç bir şey gerçekliğin yerini tutmuyor. Sonra dedik ki, neden gerçekten tanışmıyoruz? Neden karşılıklı oturup ince belli bardaklardan sıcak çayımızı, tombiş fincanlardan kupamızı yudumlarken karşılıklı oturup iki lafın belini kırmıyoruz? Sence de artık biraraya gelmenin zamanı gelmedi mi?


Ve şimdi geriye gerçekten tanışmak kaldı. İlk kez yüz yüze, ilk kez sahiden tanışmak. O gün geldi çattı!

Biliyorum sen de sabırsızsın sevgili reklamcı dostum!

Biz birkaç 'acans insanı' yapılmayanı yapalım dedik, neredeyse 1 aydır hummalı bir şekilde bunu planladık, nakış gibi işleyerek bunun çok güzel olması için her gün kendi kendimize revizyon bile yaptık ve ilk kez bir buluşma düzenlemeye karar verdik. Dileğimiz, bunu gelenekselleştirip devam ettirmek.

Şimdi geriye ne kalıyor, buluşma gününde buluşma saatinde buluşma yerinde olmak.

Görüşmek üzere! :)





Tarih: 2 Mart Cumartesi
Saat: 16:00
Yer: Şahika (Teras), Nevizade Sk. No: 17 Beyoğlu

13 Şubat 2013 Çarşamba

akıllı kadın ve ondan kaçan akıllıkadınsavar erkek

merhaba sevgili okur. biliyorum biraz ara verdim sanırım, fakat bu defa mazeretim var: artık bir işim var! :) uzun zamandır iş arıyordum, artık nasıl istiyorsam 2 lafımdan biri işti. mezun olmama az bir zaman kalmışken, hala bir işim yokken, sinirden kendimi abur cubura verip tombik tombik evden okula ayaklarımı sürürken tamam diyordum ben bu okulu boşuna okudum. burada böyle yazılarımda filan belli etmesem de ne bileyim işte, içime mi atıyordum o sırada demek ki.. yani dışarıdan öyle deli manyak, hep musmutlu, hello kitty ve Pollyanna'nın kankasıymışçasına görünenlerin de içinde nice volkanlar yanıyor olabilir lütfen bilinçlenelim onlara sahip çıkalım. neyse işte ben tam "evrende yalnızca bir toz bulutuyum :(" moduna girmişken hayatımda kocaman bir ışık göründü. filmlerde olur ya, kahramanımız tam da umudunu kestiği an bir mucize olur ve tatata taamm! mutlu son. benim de tam böyle oldu. ve o ışığa yürüdüm(tamam yeaa gülmeyin).

sloganım olduğu üzere, yeterince 'saçmalamak konusunda ölümüne ciddi' davranıp bir güzel kafanı ütülediğime göre başlıyoruz.


etrafın sarıldı, artık hiç bir yere kaçamazsın

vatana millete hayırlı olsun artık nur topu gibi bir 'trendimiz' var: erkekler akıllı kadından kaçıyor. evet evet yanlış duymadın. çünkü ondan korkuyor. bu da nereden çıktı deme, şu an evrende hayli yer kaplayan bir yalnız nüfus varsa, bunun en büyük sebebi bundan başka bir şey değil.

zamane erkeklerimiz ilişkilerinde artık 'ne yazık ki' "salak olsun herşeyin farkında olmasın ben de günümü gün edeyim" kafasında. genellemek belki de yanlış fakat uzun, çok uzun zamandır gözlemlerim, yakın çevremde gördüklerim, hatta yolda orda burada gördüklerimden yola çıkarak bundan artık eminim. böyle düşünen erkekler şu an var ya bir çoğunlukta bir çoğunlukta ki sorma. şimdi sen bir erkeksen önce bir "nalaka yeaa" diyecek, ardından "hmm acaba mı?" diye soracak, son olarak "yuoo ben öyle değilimm" diyeceksin. hiç inkar etme. bu dediğim aşamalardan geçmediysen, daha ilk aşamada "valla öyle değilim ya alla alla" dediysen sana inanıyoruz dostum! adamsın!

hep vardır ya hani, yüzyıllardır, 'erkekler akıllı kadın sever'. akıllı kızlarımız niye yalnız lan o zaman! niye kimse sevmiyor onları! yani tamamen uydurma, yok öyle bir dünya. insan sevdiği şeye sahip olmak ister dimi? ağzını yaya yaya "akullu kodun sövüyorom" demiyorlar mı bi de ifrit oluyorum! buna uzaktan sevmek derler, buna basbayağı platonik takılmak derler.

bir kız 'akıllı' olmayagörsün ve bir erkek 'akıllıkızsavar' olmayagörsün, bunlar ömür billah biraraya gelemiyor. nasıl gelsin, birbirine zıt iki şey.


aslında mutlu olmaktan korkuyorlar

aslında adam bu hareketiyle nasıl bir hata yaptığının farkında değil. bile bile geleceğinle oynuyorsun be adam, belki de hayatının kadınından kaçıyorsun nereden biliyorsun. işin hata boyutu bu şekilde. bunun bir de "ne yaptığını biliyorum adamım!" boyutu var. yani kızlar gözünü açtı, yani yaptığınız şeyin farkındayız. kendi halinize bırakıyoruz yalnızca. elbet bir gün buluşacağız sdfgjk.

bu tayfadan ayrı olarak bir de "ben halimden memnunum, bu yalnızca beni bağlar tağam mı" kitlesi var ki akıllara zarar! abicim iyi hoş da, sen de mutlu değilsin ki bu şekilde. daldan dala atlayayım derken düşüşün muhteşem olacak! şimdi hemcinslerimi aşağılamıyorum, sonuçta bu hayatta herkesin bi alıcısı var, fakat rica edicem alıcılarınızla oynamayınız! rahmetli Mehmet Ali Birand'ın dediği gibi "kimselere randevu vermeyiniz", hele umut hiç vermeyiniz.

akıllı kadından kaçmalarının sebeplerinden biri de, tek ve uzun bir ilişkiye hazır hissetmemeleri. çünkü akıllı kadınla laçka ve yavşak bir ilişkisi olamayacağının farkında ve gerçeklerden kaçtığı için gerçek kadın ve gerçek ilişkiden de kaçıyor işte. evet 30 yaşına bile gelse! evet belki 35 ya da 40 bile olsa! bunun bir ağırlık olduğuna, kendilerinin de bu ağırlığı taşıyacak güçlerinin, zamanlarının ya da sabırlarının olmadığına inanmaları. ha tabii bir de tüm kızları aptal ve kendileri gibi ciddiyetsiz ilişki isteyen tipler zannetmeleri. koskoca evrende akıllı kadın neslinin tükendiğine inanmaları. ama aslında bal gibi başarısız olmaktan korkmaları, o kadını mutlu edemeyeceğinin farkında olmaları ve tabii mutlu olmaktan korkmaları, uzun zamandır yaşamadığı için mutluluğun iyi bir şey olmadığına inanmaları. ve en önemlisi, çok seçenek varken hayat boyu neden tek birine tamah edeyim ki düşüncesi (ki bunu açık açık dile getirenlerin sayısı acayip artmış durumda). aslına bakarsan bir gün tüm erkekler tek eşliliği tadacak. nasıl mı? e çünkü insan sıkılan bir varlık ve elbet sıkılıp özüne dönecektir. ki son zamanlarda dikkatimi çekmedi değil, organiğe yönelen halkımız organik ilişkilere de dönmeye başladı bile. elini çabuk tut ve sen de organik ilişkini edin ey erkek insanlık! ve merak etme akıllı kadın seni ısırmaz. yalnız tek eşli olman gerekmekte, çünkü geri iade ya da takas olayımız mevcut değil.


devam edecek...