6 Nisan 2013 Cumartesi

bir yalan üstüne..

bi saatten sonra umut etsen, üstüne umut ettiğin insanı umutlandırmak istesen de bütün o umutların bi boka yaradığı olmuyor. çünkü olmayınca olmuyor. belki de olmaması gerektiği için olmuyor. istediğin kadar olsun istesen de olmuyor. olmazsa ciğerinden bir parçayı koparıp gözünün önünde kedilere köpeklere vermişler gibi bir ızdırap çekeceğine tüm kalbinle inansan da hayat seni dinlemiyor. olmuyor.

o susuyor, sen susuyorsun. anlamsız, yersiz ve saçma bir inatla bir güç onu senden uzaklaştırıyor. O, inadından vazgeçmiyor, sen çoktan umutlarının ipini bırakmış ellerinden kayıp yavaş yavaş yükselmesini, kimsesiz bir uçurtma gibi senden uzaklaşmasını izleyip bir daha o umutları göremeyeceğini bilerek gitmen gerektiğini anlıyorsun. ve gidiyorsun. yemişim acısını diyorsun. kendini yiyip bitirmektense acıları yemek ve gitmek en doğrusu biliyorsun. ki yaptığın şeyin çabuk bağlanmak aptallığından başka bir şey olmadığını köpek gibi biliyorsun. bir türlü ders alamıyorsun. hep aynı dersten kalıyorsun. kimseyi dinlemiyorsun. ama artık dayanamıyorsun. sonunda bağlandığın ipleri koparıyorsun. onlara el sallıyorsun. ve artık bir bağ yok. kalmadı.

hep aynı adamlarla karşılaştığın için lanet okuyorsun. kime ve neye bilmiyorsun. buna şaşıyorsun, neden diyorsun, ''neden doğru dürüst bir adam değil de böyle bir adam? neden o?'' çünkü acı çekmeyi sevdiğine inanıyorsun. acıdan zevk aldığına inanıyorsun ve hayat sana istediğini veriyor. ilk kez. her konuda cimri ve anlayışsız hayat ilk kez ve ne yazık ki böyle bir şekilde sana istediğini veriyor. tam da zamanında!

ne yapman gerektiğini bilmeden, sadece oradan oraya yalpalıyorsun. adamın sana umut verdiği yok, sen umutlanıyorsun. bu adamdan bi bok olacağı yok, sen gözünde büyütüyorsun. bi bok anlamıyorsun. çünkü gerizekalısın. çünkü hala böyle adamlara, çünkü hala ''bir adama'' umudunu bağlıyorsun. neden diğerleri gibi yapmıyorsun? kendini işine ver. git gez. kalori üstüne kalori al. sonra diyete ve spora başla. oje sür. bi film izle. tatlı yap, mesela cupcake. yeni bi kitaba başla. kızlarla buluş. fotoğraf çek. işyerinde salak salak espriler yap. kilo ver. sonra yeniden al. kuaföre git. sevdiğin grubun en yakın zamandaki konserine git. yeni bi sergi gelmiş ona git. saçma sapan tweetler at. okula uğra, çimlerde uzan zıpla. etrafına bakın. dedikodu yap. ama bir şey yap. yalvarırım bir şey yap. yeter ki ona bağlanma. yeter ki artık birine bağlanma. artık acıyı bu kadar çekme. acıyı kendine çekme. o adamın buna değmediğini sen de biliyorsun. artık dünyayı sırtına alıp sana getirse yine değmeyeceğini biliyorsun.

artık bir umudun da kalmadığına göre neden hala bunları yazıyorsun. ah, tabi ya. son kalan zehrini akıtıyorsun. yarın uyandığında geriye hiç bir şey kalmayacak. hiç bir şeyin kalmayacak. ne mutlu. o kaybetti deyip geçeceksin. gerçek böyle ya da değil, sen kendi bildiğini okuyacaksın. en doğrusunu yapacaksın. ilk kez doğru bir şey yapacaksın.

16 Mart 2013 Cumartesi

Metrobüs metrobüs diye nicesine sövdüm

İzdivaç programlarının kraliçesi Esra Erol'un ''ciple giderken otobüstekileri görünce ağlıyorum'' açıklamasından sonra geçtiğimiz günlerde Ajda Pekkan da kendi çapında bi aforizma patlattı "En çok metrobüsü çok merak ediyorum, çok binmek istiyorum." diye. Ben de yılların metrobüs tiryakisi, adeta bir metrobüs gurusu olarak önce kolları sıvayıp, ardından dereyi görmeden paçayı sıvadım.

Metrobüs tuhaf şey doğrusu. Aslında metrobüsün bir suçu yok, tuhaf olan insanlar. Ve çeşit çeşit metrobüs insanı var. Bu yazıda onlardan bahsediciim.

1. Tanımlanamayan metrobüs amcası

Bu amca, istisnasız her sabah bir yere gider ama nereye gittiğini asla anlayamazsın. Sabahın köründe, ister 7:00'de bin ister 9:00'da, o amcayı sıkış tıkış mahşer kalabalığında milletin kollarının altından, omuzlarının yanından hoop diye sıyrılıp geçerken görürsün. Hem de omzunu parçalar öyle geçer! Üstelik bir de tanımlanamayan bir kokusu vardır ki evlerden ırak, düşman başına. Durmadan insanların yüzüne bakar, önünde bir "bayan" varsa onun poposuna bakar, oturuyorsa yanındaki "bayan"ın bacaklarına bakar, tartışmanın kokusunu alır almaz "Nö düyosun sön lon!" diye sağ el hemen kalkar. Binerken ve inerken bütün metrobüsü inleterek "yuaa bi çegülün yuoo" diye bir höykürür feleğini şaşırırsın. Ama metrobüs amcası en çok da "kavga insanıdır". Takır tukur hoplaya hoplaya yollarda ustaca manevralarla ilerleyen zalım metrobüs artık neredeyse çat diye kapılar patlayacak kadar tıkabasadır aralarından su sızmaz ama amcamıza göre durum hiç de böyle değildir ve kapıdan değil insan, sinek bile sığamaz ama ittirdikçe ittirir zorla poposunu araya kaynatmak isterken bağırır ''orkolorr bomboş yörösönüze''. Çıldırıp cevap verenlere hızını alamaz ve başlar "şöröfsüzz, sönsün şöröfsüzz!" Ne ağız burun dalaşmalar gördüm ohoo.


2. Kulaklıkla doğmuş kız

Evet bu kız daha annesinin karnındayken kulağında kulaklıkla doğmuştur. Herkesin duyacağı şekilde Sıla'dan Acısa da öldürmez, Kenar Süsü, Bana biraz renk ver, Vur kadehi ustam gibi ütopik şarkılar eşliğinde gözleri dalarak adeta klip çekiyordur. Arkadan amca mı ittirmiş, yandan kokoş kadın yanlışlıkla kızın saçını mı çekmiş, öndeki kasıntı çocuk bütün "bayanlar" ona bakıyor sanmış hiiç oralı olmaz. Kız ayaklı depresyon gibi metrobüs köşelerinde öylece ömrünü geçirir. Gözleri dalar, sıkılgan sıkılgan bakar ve bu böyle devam eder. Hayır sabah sabah depresyona mı girilirmiş allaşkına içim daraldı ay!


3. "Tüm kadınlar bana hasta" oğlan

Bu çocuk garip bir şekilde tüm kadınların ona ölüp bittiğini sanır. Hali, tavrı, duruşu, bakışı herşeyiyle iticilik abidesi gibi ibret-i alem olsun diye metrobüsün ortasına dikilmiştir. Hele gözlerini kısıp uzaklara dalmış gibi, "sanki haberim yokmuş gibi çek" der gibi bir bakışı vardır Allah'ım biletimi aldım sana geliyorum dersin. Tesadüfen göz göze geldiniz diyelim, abovv tamam artık sen bittin. He canım he aşık oldum sana he. Allah'ın delisi.



4. "Meleba ben Yürüyen Makyaj Çantası"

Ah tabi ya onları unutmadan olmaz. Onlar kadınların gururlu bayrak taşıyıcıları, en azından onlar öyle sanıyor. Ablacım kadın olmak sadece makyaj değildir. Sabah bile denemeyecek saatlerde bu ablalarımız 98 kat badanalı eblek bir surat, iğrenç derecede yapay boyalı dudaklar, fırça gibi kirpiklerle insanı hayattan soğuturlar. Bu kadar boyayı bitirmek için 3 gece önceden filan kalkmıştır kesin! Değer mi yani, yat uyu mis gibi. Hayır sana makyaj yapma demiyorum, insan gibi yaparsan why not? Valla bak annesinin makyaj çantasını alıp banyoda gizlice rujla yanağını göz kapağını boyayan minnak kızlar bile senin yanında dünyaca ünlü makyöz kalır yemin ederim. Aaa bak bunların bir de parfümleri meşhurdur. Değil yanındakiler, tüm metrobüs 3 yıl parfüm sıkmasın yine üstlerine sinen o parfüm kokusu geçmez. Güzel, tatlı bir koku olsa canım feda. Ama ilk insandan da önce moda olan o pis ağır koku, ah o insafsız koku.. Zaten astım, sinüzit, alerji, saman nezlesi vb gibi her türden saçmasapan şey var bende, o koku böyle burcu burcu kokarken hapşuracak gibi olup hapşuramıyorum, suratıma değişik bir ifade geliyor millet şimdi beni Stephen Hawking'in torunu sancak tövbe bismillah. Bu "hanım ablaların" bir özelliği de, istediğin kadar özgüvenin olsun, sana kendini erkek adam insanı gibi hissettirmeleri. Yahu zaten binbir işkenceyle, böğrüme böğrüme vurarak uyanmışım. Öküz gibi acıkmış, at gibi susamış, danalar gibi yorgunum, o an kar maskeli ya da kafasına 57 numara ten rengi kadın çorabı geçirmiş adamlar binip boynumuza bıçağı dayayıp hepimizi esir alsa ve şoför koltuğuna geçip bilmediğimiz bir yere götürse gözlerimi kaparım vazifemi yaparım yani bir güzel uyurum öyle bir haldeyim, bir de sen gelmiş o Chucky suratınla kendini benden güzel sanıp triplere girersen hiç olmaz valla aa darılırım bak. Çaktırmadan milleti gözlemleyip içinden hikayeler yazan biriyim ben, hiç vakit kaybetmeden başlıyorum tabi hemen "hoff kızın rimeli de güzelmiş he alçak! :( yek yeaa benimki daha gizel, hem ne o öyle Kibariye gibi far sürmüş(bu arada Kiboş'u severim orayı bi şeyapalım) far ne yaa far mı kaldı abii. Iyy ruj ne yaa, salak öyle diyorsun da insan en azından bi lipstick neyin sürer, amaann doğalım ki ben bi kerem hıh"Ama sonunda hep özüme dönüp gerçeği görüp rahatlıyorum ''doğallığın canını yiyim be!''


5. "Tüm erkekler bana hasta" kız

Abi bunlar nasıl bir türse resmen iki cinsiyette de var. Yukarıda 3. maddede saydıklarımın kız versiyonunu düşün. Ki zorlanacağını sanmıyorum bunlardan hepimizin hayatında mevcut çünkü. Yalnız bununki bir tık daha fitil bir durum, çünkü bu kızların normal insana döndükleri tek bir an yok. Ciddi ciddi ağır hasta bir şekilde "ıiyy embesill! erkekler beni çok sever ama sen tam bi paçozsun kızım!" bakışıyla sabah sabah seni sinir harbine sokar! Harbiden bak tam böyle bakıyorlar yani hiç bir şey demesinler yine bunları demiş kadar oluyorlar. Sanırsın Gerard Butler'cım ve Robert Downey Jr'cım metrobüsün kapısında bize bakıp iyi olan kazansın demiş gibi bir ''seni yenerim!'' tripleri. Ay bir de bunlara sabah çatınca Allah belanı vermiş gibi oluyor. Hiç suçsuz günahsız yere sabah sabah tırnağıyla yüzünü parçalayacak diye korkuyorsun. Sen "lan naptım sana, ya naptım ya nee :(" diye bakarken yine sana salak diyen bakışlarla karşılaşırsın. Mesela şoför ani fren yaptı ve cool durmaya çalışırken yana doğru kaykıldın ve son anda buna çarpmamak için boruya tutundun. Yani ellerin tam kızın kafasının önünde. Buna gün doğdu tabi hemen başlıyor ellerini incelemeye. Manikürün tam mı, en son ne zaman yaptırdın, ojen tırnağın yüzüğün derken baya ellerinin röntgenini çekiyor salak. Hayır nasıl aşağılayarak bakıyor var ya. Lan gerizekalı ben elimi oraya sen elimin fotokopisini çek diye mi koydum, düşcem düşcem! Hem o Iq ile dünyanın en güzel ojesini sürsen kaç yazar! Bu arada pardon da benim ellerim gayet de güzeller ve ayrıca ojelerim ve yüzüklerime de gören herkes bayılır. Ki kimse beğenmese bile ben beğeniyorum ve seviyorum o yeter! Zaten genelde ellerine baktıktan maksimum 10 saniye sonra sinirinden öbür tarafa bakıyorlar. Bu kadar kompleksli işte yazık. Asla dayanamıyor çünkü hiç bir kız ondan daha güzel, bakımlı ve de alımlı olsun. Öyle bi kız görünce de o pis bakışlarını kızın üstünde gezdiriyor zavallı. Bu ne be bütün hemcinslerine cephe almış deli midir nedir! Tamam bütün erkekler sana hasta, tamam hadi sen haklısın yeter ki işkence etme. Hayır bana da genelde küçük gösteriyorsun derler, acaba bu salak şimdi beni küçük filan mı sandı da böyle süzüyor! Hiç de bilenesi öyle değilim oluuum! Sanırım bu kıza dersini vermenin zamanı geldi! Heyy bebeyim reklamcıyım ben! Seni sen yaptığına inandığın, bir nebze de olsa insan gibi görünmeni sağlayan şeyleri sana aldıran benim, evet evet ta kendisi. Ben olmasam tüm o bayıldığın şeylerden haberin olur muydu şekerim? Yani benim sayemde böyle havalara giriyorsun ama unutma, verdiğim gibi geri almasını da bilirim o yüzden ayağını denk al bence ;)



Bu türler nasıl üremişler virüsü nereden kapmışlar bilen yok ve bilmediğimiz için tehlike her geçen gün biraz daha büyüyor. Biz kendimizi kurtardık sayılır peki ya çocuklarımız, torunlarımız? Yani evet biz de pek kurtulamadık, çok çektik ama en azından biz çektik bebelerimiz minnaklarımız çekmesin. Onların istikbalinin kararmasına seyirci mi kalacağız? Bakın durum vahim, elimizi çabuk tutmazsak bizden sonraki nesiller tehlikede, herkes bi ucundan tutsun hadi hep beraber görevimiz tehlike. Yapacaklarımız basit ve sanırsam etkili. Mesela böyle bunlar gibi olmayın, olanları da uyarın, uyaramıyorsanız da görmezden gelin ve bunlar böyle utançlarından sessizce bir yerlere tüneyip sonra ''taam yea ben insan olcam :)'' deyip cidden insan olup aramıza karışsınlar. Yemin ediyorum imece usülü bitiririz bu işi, yeter ki isteyelim yeter ki kenetlenelim.


devam edecek..

4 Mart 2013 Pazartesi

1. Geleneksel Reklamcı Genşler Zirvesi'nde neler oldu neler bitti

Geçtiğimiz çarşamba günü davullarla zurnalarla sosyal medya meydanında duyurduğumuz, bir ilk olan 1. Geleneksel Reklamcı Genşler Zirvesi geçtiğimiz cumartesi akşam üstü saatlerinde toplandı. Organizasyon için neredeyse 1 aydır kafa patlatmamıza rağmen reklamı organizasyondan sadece 4 gün önce yapmamız sebebiyle pek çok kişiden ''haftaya olsa gelebilirdim'', ''cumartesi çalışan reklamcıları da düşünseydiniz'', ''pazar günü olsa valla billa gelirdim", "neyse gelecek sefere artık'' şeklinde yorumlar aldık. Tam da o an ''tüh, tabii yaa!'' desek de iş işten çoktan geçmiş, duyurular yapılmış, atı alan Üsküdar'ı geçmişti. Tabii bir de Bor'un pazarı geçmişti ve eşeğimizi Niğde'ye sürmeye başlamıştık bile. Fakat herkesin hemfikir olduğu bir şey vardı "bu harika bi fikirdi!''

Yorumlar geldikçe, çoğu da olumlu olunca, hatta en az bizim kadar heyecanlı olunca tamam dedik, lafta kalmayıp bu işi sahiden ''gelenekselleştireceğiz''. Daha önce yapılmamış bir şey olmasının, olayın farkındalık yaratmasında etkisi büyük tabii. Gururla bir ilki gerçekleştiriyoruz hep birlikte. Bundan sonraki olayımız, bir çeşit ''lovemark'' yaratmak. Çünkü biliyoruz ki bu iş gerçek ve samimi.


Gel gel gel güzelim gel hiç acımayacak

Ve buluşma günü gelip çattığında...

Heyecanlıydık. Acaba kaç kişi gelecek, kimler gelecek, Twitter'dan kimler gelecek vs gibi sorular kafamızda dolanırken yavaş yavaş toplanmaya başladık. İlk buluşma olması, duyuruyu birazcık geç yapmamız, hedef kitlemiz arasında çok istese de maalesef İstanbul dışında bulunan dostlarımızın da olması ve reklamcıların haftasonu da çalışması gibi sebeplerle beklediğimiz kalabalıklıkta değildik. Fakat bundan eğlenmediğimiz anlamı çıkmasın sakın. Fonda Friday i'm in love, Can't take my eyes off you çalarken loş ışıklı bir pubda ahşap uzun bir masada, birbirine gülümseyen mutlu yüzler, birbirine benzese de başka başka hayatlar, yeni yeni insanlarla tanışmak, yeni hikayeler duymak, ayrı yerlerden gelip aynı yerde buluşmak.. Biz gerçekten ''tanıştığımıza memnun olduk'', yetmedi bir de üstüne mutluyduk. Fakat şöyle de bir gerçek de var ki, biz hep birlikte gerçekten eğleneceğiz. Yani bu kadar çok ve kalabalıkken, neden eksik olalım, neden sen de gelmiyorsun, neden hep birlikte değiliz değil mi? :)

Cumartesi günü "ilk adımlarını atan ve etrafa gülücükler saçan bebeğimiz'' zirvemizin 2.si için çalışmalara şimdiden başlıyoruz. Bu defa daha kalabalık, daha eğlenceli, daha bi parti olacağız. Tarih, saat ve mekan olarak bu ayın sonu ya da en geç Nisan'ın ilk haftası, çoğunluğun talep ettiği üzere bir pazar günü, pazar olduğu için de erkenden uykulu gözlerle hiç birimiz yorulmayalım gözlerimiz açılsın ki birbirimizi görelim diye çok da erken olmayan bir saat düşünüyoruz. Fakat sizin, bizim, hepimizin fikirleri bunu şekillendirecek. Bu yüzden lütfen öneri ve yorumlarınızı yazın.

Görüşmek dileğiyle.. :)



İletişim:
reklamciinsankisisi@gmail.com
twitter.com/reklamciinsan

27 Şubat 2013 Çarşamba

1. Geleneksel Reklamcı Genşler Zirvesi

Biz, hepimiz, bugüne kadar hep başka başka yerlerdeydik. Ayrı şehirlerde doğup büyüdük, ayrı okullarda okuduk, sonra ayrı ajanslarda ama aynı amaçla aynı sektör için çalıştık. İşte bu yüzden bizim halimizden yine en iyi biz anlarız ve bizim bizden başka dostumuz yok dostum!

Bugüne kadar birbirimizden habersizdik. Ve sonra bir anda sosyal medya çıkageldi ve bizi biraraya getirdi. Artık birbirimizi biliyorduk. Eleştirdik, anlattık, tanıştık, konuştuk, sorduk. Fakat hala birbirimize yabancıydık, ne de olsa hiç bir şey gerçekliğin yerini tutmuyor. Sonra dedik ki, neden gerçekten tanışmıyoruz? Neden karşılıklı oturup ince belli bardaklardan sıcak çayımızı, tombiş fincanlardan kupamızı yudumlarken karşılıklı oturup iki lafın belini kırmıyoruz? Sence de artık biraraya gelmenin zamanı gelmedi mi?


Ve şimdi geriye gerçekten tanışmak kaldı. İlk kez yüz yüze, ilk kez sahiden tanışmak. O gün geldi çattı!

Biliyorum sen de sabırsızsın sevgili reklamcı dostum!

Biz birkaç 'acans insanı' yapılmayanı yapalım dedik, neredeyse 1 aydır hummalı bir şekilde bunu planladık, nakış gibi işleyerek bunun çok güzel olması için her gün kendi kendimize revizyon bile yaptık ve ilk kez bir buluşma düzenlemeye karar verdik. Dileğimiz, bunu gelenekselleştirip devam ettirmek.

Şimdi geriye ne kalıyor, buluşma gününde buluşma saatinde buluşma yerinde olmak.

Görüşmek üzere! :)





Tarih: 2 Mart Cumartesi
Saat: 16:00
Yer: Şahika (Teras), Nevizade Sk. No: 17 Beyoğlu

13 Şubat 2013 Çarşamba

akıllı kadın ve ondan kaçan akıllıkadınsavar erkek

merhaba sevgili okur. biliyorum biraz ara verdim sanırım, fakat bu defa mazeretim var: artık bir işim var! :) uzun zamandır iş arıyordum, artık nasıl istiyorsam 2 lafımdan biri işti. mezun olmama az bir zaman kalmışken, hala bir işim yokken, sinirden kendimi abur cubura verip tombik tombik evden okula ayaklarımı sürürken tamam diyordum ben bu okulu boşuna okudum. burada böyle yazılarımda filan belli etmesem de ne bileyim işte, içime mi atıyordum o sırada demek ki.. yani dışarıdan öyle deli manyak, hep musmutlu, hello kitty ve Pollyanna'nın kankasıymışçasına görünenlerin de içinde nice volkanlar yanıyor olabilir lütfen bilinçlenelim onlara sahip çıkalım. neyse işte ben tam "evrende yalnızca bir toz bulutuyum :(" moduna girmişken hayatımda kocaman bir ışık göründü. filmlerde olur ya, kahramanımız tam da umudunu kestiği an bir mucize olur ve tatata taamm! mutlu son. benim de tam böyle oldu. ve o ışığa yürüdüm(tamam yeaa gülmeyin).

sloganım olduğu üzere, yeterince 'saçmalamak konusunda ölümüne ciddi' davranıp bir güzel kafanı ütülediğime göre başlıyoruz.


etrafın sarıldı, artık hiç bir yere kaçamazsın

vatana millete hayırlı olsun artık nur topu gibi bir 'trendimiz' var: erkekler akıllı kadından kaçıyor. evet evet yanlış duymadın. çünkü ondan korkuyor. bu da nereden çıktı deme, şu an evrende hayli yer kaplayan bir yalnız nüfus varsa, bunun en büyük sebebi bundan başka bir şey değil.

zamane erkeklerimiz ilişkilerinde artık 'ne yazık ki' "salak olsun herşeyin farkında olmasın ben de günümü gün edeyim" kafasında. genellemek belki de yanlış fakat uzun, çok uzun zamandır gözlemlerim, yakın çevremde gördüklerim, hatta yolda orda burada gördüklerimden yola çıkarak bundan artık eminim. böyle düşünen erkekler şu an var ya bir çoğunlukta bir çoğunlukta ki sorma. şimdi sen bir erkeksen önce bir "nalaka yeaa" diyecek, ardından "hmm acaba mı?" diye soracak, son olarak "yuoo ben öyle değilimm" diyeceksin. hiç inkar etme. bu dediğim aşamalardan geçmediysen, daha ilk aşamada "valla öyle değilim ya alla alla" dediysen sana inanıyoruz dostum! adamsın!

hep vardır ya hani, yüzyıllardır, 'erkekler akıllı kadın sever'. akıllı kızlarımız niye yalnız lan o zaman! niye kimse sevmiyor onları! yani tamamen uydurma, yok öyle bir dünya. insan sevdiği şeye sahip olmak ister dimi? ağzını yaya yaya "akullu kodun sövüyorom" demiyorlar mı bi de ifrit oluyorum! buna uzaktan sevmek derler, buna basbayağı platonik takılmak derler.

bir kız 'akıllı' olmayagörsün ve bir erkek 'akıllıkızsavar' olmayagörsün, bunlar ömür billah biraraya gelemiyor. nasıl gelsin, birbirine zıt iki şey.


aslında mutlu olmaktan korkuyorlar

aslında adam bu hareketiyle nasıl bir hata yaptığının farkında değil. bile bile geleceğinle oynuyorsun be adam, belki de hayatının kadınından kaçıyorsun nereden biliyorsun. işin hata boyutu bu şekilde. bunun bir de "ne yaptığını biliyorum adamım!" boyutu var. yani kızlar gözünü açtı, yani yaptığınız şeyin farkındayız. kendi halinize bırakıyoruz yalnızca. elbet bir gün buluşacağız sdfgjk.

bu tayfadan ayrı olarak bir de "ben halimden memnunum, bu yalnızca beni bağlar tağam mı" kitlesi var ki akıllara zarar! abicim iyi hoş da, sen de mutlu değilsin ki bu şekilde. daldan dala atlayayım derken düşüşün muhteşem olacak! şimdi hemcinslerimi aşağılamıyorum, sonuçta bu hayatta herkesin bi alıcısı var, fakat rica edicem alıcılarınızla oynamayınız! rahmetli Mehmet Ali Birand'ın dediği gibi "kimselere randevu vermeyiniz", hele umut hiç vermeyiniz.

akıllı kadından kaçmalarının sebeplerinden biri de, tek ve uzun bir ilişkiye hazır hissetmemeleri. çünkü akıllı kadınla laçka ve yavşak bir ilişkisi olamayacağının farkında ve gerçeklerden kaçtığı için gerçek kadın ve gerçek ilişkiden de kaçıyor işte. evet 30 yaşına bile gelse! evet belki 35 ya da 40 bile olsa! bunun bir ağırlık olduğuna, kendilerinin de bu ağırlığı taşıyacak güçlerinin, zamanlarının ya da sabırlarının olmadığına inanmaları. ha tabii bir de tüm kızları aptal ve kendileri gibi ciddiyetsiz ilişki isteyen tipler zannetmeleri. koskoca evrende akıllı kadın neslinin tükendiğine inanmaları. ama aslında bal gibi başarısız olmaktan korkmaları, o kadını mutlu edemeyeceğinin farkında olmaları ve tabii mutlu olmaktan korkmaları, uzun zamandır yaşamadığı için mutluluğun iyi bir şey olmadığına inanmaları. ve en önemlisi, çok seçenek varken hayat boyu neden tek birine tamah edeyim ki düşüncesi (ki bunu açık açık dile getirenlerin sayısı acayip artmış durumda). aslına bakarsan bir gün tüm erkekler tek eşliliği tadacak. nasıl mı? e çünkü insan sıkılan bir varlık ve elbet sıkılıp özüne dönecektir. ki son zamanlarda dikkatimi çekmedi değil, organiğe yönelen halkımız organik ilişkilere de dönmeye başladı bile. elini çabuk tut ve sen de organik ilişkini edin ey erkek insanlık! ve merak etme akıllı kadın seni ısırmaz. yalnız tek eşli olman gerekmekte, çünkü geri iade ya da takas olayımız mevcut değil.


devam edecek...

10 Ocak 2013 Perşembe

seviyorum işte var mı diyeceğin!

bugünlerde feci şekilde evcil hayvanım olsun istiyorum! hiç beklemediğim bir anda ya bir İran kedisi, ya King Charles ya da herhangi bir türden minnoşlar karşıma çıkıyor. eskiden kediciklerin köpeciklerin yanından geçerken titreyerek ve son duamı ederek geçen ben, şimdi gördüğüm yerde kucağıma alıp sonsuza kadar öpüp sevmek istiyorum. sokakta bulduğum bir kediciği kaptığım gibi kucağımda eve getirsem annemin yüzünün alacağı şekil ve çıkaracağı seslerden korkmasam ilk gördüğüm yerde bir minnoşum oldu olacak.

fobi denen şey ilginç mesela. düşünsene kediden köpekten korkuyorsun, hadi köpeği anlarım havlıyor filan ama kediden korkmak ayrı olay. kediden kaçan insan görüntüsünü düşündükçe kahkahalarla gülesim geliyor ve bana kendimi hatırlatıyor. şu aralar böyle güldüğümden anlıyorum ki, bence ben fobimi yenmişim! nasıl oldu bilmiyorum ama sanırım bunu başardım!

üniversiteye başladığım gün, kampüse girdim. abartmıyorum o kale gibi kapıdan girdiğim an adım başı 80 tane köpek gördüm! üstelik hepsi de bulldog! işte o an dedim ki ''Allah seni naapmasın Reklamcıinsankişisi, seçe seçe bu okulu mu seçtin! bildiğin bulldog mafyasının tam ortasındasın dostum!'' tabi böyle şuurlu şuurlu konuştuğuma bakma, altıma yapmam an meselesiydi ve derse de geç kalmıştım. 2 sene sonra, abim eve 2 tane Kanada kurduyla geldiğindeyse benim için son arzumu düşünme vakti gelmişti. bildiğin kurt! beyaz tüyleri ve masmavi gözleri olsa da basbayağı kurtlardı. bi gün balkondan bakarken tesadüfen görmüştüm kız olan arkadan erkek olanın üstüne çıkmaya çalışıyordu şapşirik sdfgghjk. çok tatlılardı salaklar ama kurtlardı işte sonuçta. bugün, ne zaman okula gitsem bizim okulun mafyası köpüşleri kucağıma alasım geliyor, ama bulldog olanlar hariç.



ben de Reklamcıinsankişisiysem kafama koyduysam yapıcam!


geçenlerde bi kız arkadaşımla finalden çıktık kampüste kütüphaneye doğru gidiyoruz. o köpeciklere nassıl içim gitti Allah'ımm. böyle sanki bi hata yapmış da gözleri dolmuş gibi bakması, başını eğip kendini sevdirmek için çabalaması.. hava soğuktu kucağıma alıp eve götürcektim resmen ama tam 1,5 saat yol gidiyorum metrobüse bineyim derken bi bakıcam yok gitmiş işte o zaman kendimi keserim! hadi yol olayını geçtim bi şekilde eve geldim diyelim, uuvvv evde kıyamet kopar. sen daha öğrencisin kendine bakamıyorsun bi canlıya bakmaktan söz ediyorsun diye bin tane zılgıt yicem. ki haksız da değiller.

sırf giydiği marka kıyafetlere yakışıyor diye, ya da kız/erkek tavlamak için gidip mal gibi evcil hayvan satın alanları düşününce acaba bir hayvanım olursa gerçekten iyi bakabilir miyim, altından kalkabilir miyim diye düşünmeye de başladım. bunu yapamazsam onlardan bi farkım kalmayacak ve bu en son istediğim şey. çünkü şaka bi yana bi canlıdan bahsediyoruz. ne bileyim ben kahvaltıdan nefret eden, poposunu kaldırıp da kahvaltı hazırlayacak bi tip değilim yapınca da gayet uyuz olarak yapıyorum. öğle ya da akşam da anca şekerim düşüp elim ayağım titreyince bi de üstüne King Kong gibi çıldırınca yemek yemek aklına gelen biriyim ve ona da kendime davrandığım gibi davranmak istemiyorum. çünkü cidden onu kendimden bile fazla düşünmek istiyorum(şu an bu cümleyi yazarken bile benim kesinlikle bi bebişim olsun istedim). ama sonra kötü ihtimaller aklıma geliyor. sonuçta her canlının bir ömrü var ve zamanı geldiğinde hepimiz gideceğiz. işte bu gerçeği düşününce, hayatımda hiç evcil hayvanım olmamasına rağmen içimin acıdığını hissediyorum. buna dayanabilir miyim bilmiyorum.

sanırım şimdilik uzaktan sevmem gerekecek ama bi delilik yapıp her an bir bebeğim(kedi ya da köpek hiç fark etmez) olsun diye bi mucize bekliyorum. bi sabah uyansam ve yanıbaşımda bir bebek, ah ne çok isterdim... dışarı çıkmaya üşenen ben her gün her akşam her sabah onunla gezmek için can atardım! bütün paramı ona üst baş, oyuncak bişiler filan almak için harcardım. yok yok ben galiba dayanamıycam, ya var ya şeytan diyor sabah kalk eve hayvanla gel! ANNE BABA BENİM HAYVANIM OLCAK HABERİNİZ OLSUN sdfghjk!!

evlilik çağındasın diyen mahalle baskısı bir yana, ben şu an koca değil evcil hayvanım olsun çok istiyorum. ki sanırım bu yüzden de evde... neyse tamam devamını yazmıyorum :)

5 Ocak 2013 Cumartesi

bütün bütünlemeler, size laflar hazırladım olm!

bugün hayatımın Emrah draması günlerinden birini yaşadım. müsaadenizle hemen başlıyorum.

sabah, günlerdir stres içinde gelmesini beklediğim ama bir yandan da o gün bişey olsun ve iptal olsun yok olsun falan yani hani böyle bi mucize olsun da kurtulayım istediğim Htr(History of Turkish Revolution), nam-ı diğer İnkılap Tarihi finali için feci bir baş ağrısıyla uyandım. öğrenci adam napar, son güne bırakır. ben naptım, son gün değil baya o güne bıraktım çalışma faslını. çünkü dün gece ayıptır söylemesi üstünüze afiyet reklam çektik de :P neyse efendim, yani o yorgunluk, beyin laçkalığıyla filan ben mümkün değil Lozan'a Mondros'a filan giremezdim. sabah kalkıp alelacele bişiler atıştırmanın ardından bi kahve yapıp ders çalışma denen işkenceyi, üstüne üstlük Tarih gibi, İnkılap gibi bir finale çalışmanın vehametini tatlılaştırmaya çalıştım. biraz baktım ama kendi kafasına göre takılan balık hafızamla değil o bilgileri aklımda tutmak, okula girdiğim an ''ya bi dk konu neydi pardon cnms?'' filan bile olabilirdim(şaka şaka abarttım).

evden çıktım. yol boyu insan kafalarının her biri benim için ayrı bir İnkılap konusuydu. ''aa bak karşıdan Amasya Genelgesi geliyor ne kadar kilo almış yaaa'' derken hemen ''uu Wilson İlkeleri bugün çok coolsunuz bayım;))'' dedim. sonra bi sesle uyandım ''sayın yolcularımız Zincirlikuyu bu yöndeki son istasyonumuzdur.'' eben dedim indim. çok zevkli ya hani, bu İETT bi harika dostum diyorum ya hani, metrobüs kesmedi bi de otobüse bineyim deyip bindim. elimde telefon, hala notlara bakmaya çalışıyorum, üstelik otobüste ve ayaktayım! yanımdaki adam da gözlerini belertmiş bakıyor, sanırsın film izliyorum he öyle bi dalmış ki. lan Allah'ın delisi, bildiğin tarih çalışıyorum Avatar mı izliyorum. kafamın sağıyla sağ tarafa 48520 numaralı bakışımı attım bi de ne göreyim boş koltuk! Allahhhhhh deyip taarruza geçtim ve oturdum oh be!

okula girip bizim meşhur yokuşumuzdan koşar adım inerken arkadan bir ses ismimi çağırdı, dersi birlikte aldığımız beybiler beybisi, bu sabah sınava girmeden saniyeler önce fakültenin kapısında cigaralanırken bi anda 'Yastık' lakabını taktığım arkadaşım geldi. ''saçından tanıdım arkadan'' dedi. ''nasıl yani:)'' dedim, ''çok cool'' dedi. cool saç? vaovv tenk yu beyb deyip naptın çalıştın mı soruları sorup birer cigara yakıp telaşla sınıfı aramaya koyulduk(ben o sırada hala maymunluk yapmaya çalışıyorum ''yaa düşünsene sınav iptalmiş meğersem böyle bişi yokmuş ehehe'') ve sonunda bulduk. sınıfa girdik herkes gelmiş tabi, Yastık ön sırayı gösterip oturalım mı deyince gözlerimi Pikachu gibi açıp ''heea öne oturalım zaten, saçmalamaaağğ!'' dedim ve arkalara süründük. arkada bi yere geçtik bizim bölümden çocuklar da oraya konuşlanmışlar. çocuğa diyorum ''canım yaa şu yana geçsen biz şuraya otursak?'' başladı yok geçmem banane kem küm. eee geçmezsen geçme deyip kız sağda ben solda çocuk ortada yerlerimizi aldık veee sınav başladı!


Allah'ım bu bir kabus olmalı!

sen bana bir vahiy gel, ben cevapları tıkııırr tıkırrr bir yaz, anam dedim neler oluyor. ve tahtada 90 dk diye yazılan sınav süresi sen meğersem 75 dk ol, hoca ''20 dk'nız kaldı'' deyince sınıfta resmen cık cıklamalarla gürültü koptu, kızlar ''aaaağğğ'' erkekler ''oğğğğğ''. hoca diyor ''neeeeğğ?''

sınava 5 dk kala son kontrolleri de yaptım ve hoca süre bitti dedi ve amfinin arkalarına gelip kağıtları toplamaya başladı. derken birkaç dk'dır başımda dikilip beni izlediğinden habersiz ben salak salak hala kontroller yaparken bir anda gülümseyerek ''bitti mi kontroller? ;)'' dedi ama bunu nasıl söyledi biliyor musun, böyle bildiğin gerilim filmlerindeki karakterler gibi. benim kafamdan aşağı kaynar sular sen dökül, hoca sen o kağıda kırmızı kalemle bişi yaz. bakmaya çalıştım ama ne yazdığını göremedim ve bi tek benim kağıdıma yazdı. felç geçirdim, o sırada Yastık montunu giyiyor ve fısıldayarak soruyor kızımm noluyor ne yazdı diye. ağzımı oynatmadan ''bilmiyırım'' dedim ve hiç birşey olmamış gibi amfiden hocaya doğru indik. artık o an nasıl bir inme indiyse şu an hatırlamıyorum ama bişiler sormaya başladım hoca dedi ki sen daha iyi bilirsin. ''hocam?'' filan dediğimin saniyesi bir soru bombardımanına tuttu beni, şu 15 yıllık eğitim hayatımda daha önce öyle şey görmedim. ''İlk milli direniş ne zaman?'' ''İzmir işgali bla bla..'' ben o an önce kör oldum ardından sırayla sağır oldum, sonra elim ayağım kesildi en son artık hafızamı kaybettim hatta ben kimim'e bile geldi olay. kem küm ettim ama kadın davasına öyle bi inanmış ki ''hee işte tıkır tıkır yazdın.. daha fazla üstelersen daha kötü şeyler olur. bütünlemede görüşürüz'' nasıl yaa, şu an lisedeyim de disipline filan mı gidiyorum neler oluyor diye içimden sorarken suratım yağmurda ıslanmış kedi yavrusu, çenem titriyor sağ yanağımdan pıt diye yaş düştü düşecek. daha fazla üstelemeyip ağır adımlarla çıktım, Yastık da manyak gelemedi orda kaldı. çıktım koridorda onu bekledim neyse 2 dk sonra geldi.

ay bu Yastık pompişi sen beni bir teselli et, ya nolcak ilk yakalanan sen misin sanki, hem büte kaldın yaparsın çalışırsın bu sefer filan dedi ama ben hala dinlemiyorum kadın acaba sabahtan beri beni izliyordu da son anı mı bekledi, yoksa son saniyelerde ben malak gibi telaş yapınca başımda dikilip o an mı gördü de ben hala ''hele hele:P'' diye yazarken diye hala ordayım yani. neyse gittik bişiler yedik cigara kahve derken atladık otobüse. yol boyu maymunluk yaptım durdum. kız da zaten ben ona Yastık deyip durunca o da bana maymun lakabını taktı. yalnız o değil, öyle saatler filan değil yalnızca dakikalar önce bitkisel hayata girip marula dönüşen ben şu an ''amaann ilk büt'e kalan ben değilim ki hoop hoop:D'' havalarındaydım.

benim hayal gücü hemen depreşmeye başlamasın mı (burda hemen filmlerdeki gibi hayale dalınca bulanıklaşıyor ya heh gene öyle olduğunu farzet.)
sanki herkes bana bakıp işaret parmağıyla beni gösterip ''hahaha salakk salakk! bütünlemeye kaldıı ahaha gerizekalı mal'' diye dalga geçiyordu. herkes bana bakıyordu ama herkes. bakmayanlar da yanımdan geçerken laf sokuyordu. yukarı baktım bulutlara. bulutlar Mondros'a giden atlıların dört nala giderken arkalarında bıraktıkları toz bulutuydu. tüm bulutların ortada buluştuğu kızıl çizgide Wilson bana bakıp ''uff snne be slk:s'' diye trip atıyordu. otobüs ani fren yapmıştı, atlılar gelmişti sanırım şimdi beni Erzurum Kongresi'ne götüreceklerdi. ''Maymunn.. düşünsene'' sesiyle irkildim. Yastık manyağı da hayallerime katkıda bulunmak istiyordu. o da bişiler dedi kahkahalarla gülüyoruz filan. şoför bir ani fren daha yaptı ve Uzunçayır'da indik. ''olamaz! hani Erzurum Kongresi'ne gidiyorduk, nereden çıktı şimdi bu metrobüs dostum what da f..k!'' dedim, ama içimden.

bu kez metrobüste hayal kurcaktık. cama yansıyan adam yüzleri birer tarihi karaktere dönüşüp kabusum oldu. bildiğin o an ciddi ciddi Sivas'ın yollarınağğ çıkaydım dağlarına tililili diye Sivas Kongresi'ne gidiyorduk. Allah'ımm iyi ki tarihi bir karakter değilmişim dedim, böyle yavuşak bi insan nasıl kongrelere, antlaşmalara, ateşkeslere gider yarebbim bi düşün ya bi düşün. kadının biri ''ay bu metrobüs nereye gidiyor ayol!'' diye çığırıp inince Yastık koştu oturdu hemen. hiç sormak yok canım oturur musun diye. neyse zaten hergün bu yolu gidiyorum ben alışkınım Emrah'ım ben direk dedim kaderime razı oldum. ve yeniden şaklabanlıklara başladık. ben bunun saçını çekiyorum kafamı çeviriyorum, bakıyorum bu benim saçımı çekiyor filan. sonunda metrobüs de bitip bu kez tramvaya binecektik ama bu kez ayrı yollara. silah arkadaşım, can dostum, cephelerde yıllar yılı direnişe birlikte göğüs gerdiğim canım arkadaşım Yastık'la şimdi ayrı yönlere giden iki ayrı tramvaya mı bincektik, oh my goodness demeye kalmadan onun tramvayı geldi arkasına bile bakmadan gitti pislik :D

ay tamam yeter içim bayıldı. benim bile içim bayıldıysa, düşün oturup tıkır tıkır yazıyorum, seni düşünemiyorum şu an. böylece bugün hayatımın ilk suç üstü yakalanmasını yaşamış oldum. töbe bismillah suç derken de masum bişiy, pembe bişiy. haa bu arada bunu okuyan sen bir öğrenciysen pembe filan derken özenme sakın, ben ettim sen etme. öğrenci değilsen sorun yok aynen devam.

30 Aralık 2012 Pazar

sevgili evren, şu işe bi elini at hadi gözünü seveyim

yılbaşı da neymiş ki ona özel yazı yazıcam. benim derdim başka.

geçen yılın sonu gibi yine aynı mavralar, aynı teraneler, kıpkırmızı kesilen dışarlar ve telaşla kıpkırmızı kesilen insanlar. en balık bakışım, en ukala ses tonumla ''gerek var mı? yooo'' deyip geçmek istiyorum ama maalesef deyip geçmek kolay değil, hayvanlar gibi çekmek zorundayız! aslında baya bayaa okkalı küfürler savurmak istiyorum ama küfürle bir yere varılabilseydi dolmuş şoförleri şimdiye Felix gibi uzaya gitmişti.

benim gibi düşünen insanlar olduğunu bilmeye ihtiyacım var. gerçekten. olay artık ''hay yeni yıl size girsin!'' durumunu çoktan geçti. insanoğlu keşke bütün bu yeni yıllara giremese, ki sadece kağıt üstünde yeni yıla giriyorlar pratikte geriye dönüş var. keşke en başa dönseler, aslında orada bile yatacak yerleri yok, çünkü şu an bi yerlerde eminim ilkel insan bile bu gerizekalılardan utanıyor! çünkü ''yılbaşıığğğ huooğvvvv'' diye neredeyse sokağın ortasında poposunu sallayıp Macarena dansı yapıcaklar. hatta hiç abartmıyorum neredeyse popolarını açıp ''ahahah yeni yıla popomu açıp girdim bana şans getirecekk!!'' diye sevinç çığlıkları atacaklar! çıldırmışlar! böyleleri yüzünden bazen insan olmaktan utanıyorum.

''nasıl reklamcısın, bu işlerin tam göbeğindesin bla bla'' diyenlere cevabım: sevmek zorunda mıyım? yooo. ayrıca ben insanlara bu ''salaklığı'' güzel, iyi, hoş göstermeye çalışan makinanın çarkında bir dişli de olsam benim o makinaya tapmama ve kölesi olmama engel asi ruhum var! sonuçta dünya kapitalist dünya, pılını pırtını toplayıp başka bi gezegene çekip gitmek de ne yazık ki şimdilik imkansız olduğundan, ''kalabalıklar arasında yalnız''metaforuyla idare ediciiz.


bir musibeti bin milyon nasihate yeğlerim!

keşke diyorum tam böyle dalıp gitmişken bi anda o Noel Baba gelip bu ''yılbaşıcıları'' korkutsa, bunlar bi güzel altlarına yapsa, ay ne gülerim yaa. sadist değilim elbette, ''musibetin'' zaman zaman elzem olduğuna inananlardanım. keşke böyle bişi olsa ve ben de buna şahit olsam. ''hahaha embesillerr!!'' diye haklı olmanın gururunu yaşasam bağıra çağıra. ve bütün bu güruh akıllansa, adam gibi 31 Aralık'tan 1 Ocak'a geçse, poposunu sallamadan. ama böyle bişey hiçbir zaman olmıycak. embesillerin sayısı gitgide artıcak ve ben ve benim gibiler kendimiz yırtarcasına çıldırmaya devam edicez. yıl olarak ilerlesek de ne yazık ki zeka olarak sistem tersine işliyor.

şu birkaç gün dışarı çıkmamak için çok çabaladım. bu salaklık yalnızca tv kanallarıyla sınırlı kalsın istedim, ama dedim ya aynı gezegendeyiz nereye kaçıcaksın ve maalesef dün bi alışveriş merkezinde kısa bi işim vardı. naparsın, istemediğin ot burnunda bitiyor işte. yol boyu kendimi yedim, şimdi o boş kalabalık, o aptallık arasında kalpten gitmem umarım dedim durdum ve sonunda kapıdan girdim. daha kapıda benim cinnetim başladı. kırmızı halı sermişler, millet de kendini bi bok sanıp tın tın yürüyor. Allah bazı insanları ibret olsun diye yaratmış buna artık eminim. ulan gerizekalı, sen orda Oscar mı kazandın da bi havalar bi tafralar. alt tarafı kıçı kırık bi avm'ye gelip iki vitrin bakıp gideceksin geç git işte. hızla transit bi şekilde yanlarından geçip içeri girmeyi başardım. her adımda ayrı bir cinnet keyfi yaşadım. yürüyen merdivene ulaşmaya çalışırken öpüşen vıcık vıcık çiftleri yarıp aralarından geçtim bu kez teyzeler halalar çıktı önüme. engelli koşu misali, adeta bir Mario gibi binbir mücadeleyle yürüyen merdivende de bu kez önüme dikilmiş bıyıklı amca. Allah'ımmm adamın dibine girmişim ''şeyy.. pardon.. pardooon'' diyorum sesim çıkmıyor amca önümden çıkmıyor tam bir kabus! neyse merdiven de bitti. hoop adımımı attım bu kez sevgili ergen kızlarımız. o sesleri, o konuşma tarzları, hayata karşı 7/24 tripleri. valla artık gözüm döndü çarpa çarpa geçip onlardan da kurtuldum. gideceğim yere girdim bu kez gerizekalı birkaç ''karşı cins''. bu aralar yeterince feminist ve adamların en ufak bi falsosunu yakalayıp öfkemin haklılığını kanıtlamak isteyen, adeta bir barut olduğumdan ötürü öffleyip püfleyip çarpıp çarpmadığımı umursamadan girdim işimi halledip çıktım. fakat o da nesi! kabus geri dönmüştü. her gelişin bir dönüşü vardı ve o alışveriş merkezinin çıkış kapısına giden yol benim için gerçek bir korku tüneliydi! yarış başladı! ve o korkunç korkunç Noel Baba oyuncaklarının sesleri, her yer parlıyor, her yer uyuz filan.. hepsi bitip kapıdan çıkmayı başardım ve yarışmayı 1. bitirenler gibi zaferle ve hafif bir yorgunlukla yoluma devam ettim. hafif de bi rüzgar esiyor, fonda inceden yağmur çiseliyor, tamam dedim sen tam film insanısın şu an.

Kafka'nın Milena'ya mektubunda dediği gibi ''sanki denize düşmüş oradan oraya sürüklenip duruyoruz.'' Sevgililer Günü, Anneler Günü, Babalar Günü, Ebeler Günü diye her şeyi bir kutuya koyup o kutuyu elden ele taşıyoruz ama kimse o kutuyu açıp içine bakmayı akıl edemiyor. kutu boş, bomboş! işin kötüsü bu salaklık her sene tekrarlanıyor hıaağğğ!!!


neden yeni bir şeyi kutlama gereği duyuyorsun sevgili insanoğlu? her yeni şeyi kutluyor musun da her yeni yılı kutlamak zorunda hissediyorsun? sana akıl verilmiş, neden onu kullanmıyorsun? nolcak, yine aynı salaklıkları yaşayıp aynı hataları yapıcaz. sen yine aynı sen, hayatındaki insanlar aynı, hayatın aynı. yani dekor ve senaryo aynıyken karakter niye değişsin? o aldığın bilet, hiçbir zaman tek bir maddesini bile uygulamadığın o listeler, yaptığın heyecan.. salak bir varlık olarak yaratılmadın ama salak olmaya çalışıyorsun, acınacak haldesin insanoğlu. yeni bi yıla değil de yeni bir evrene mi gireceksin, 1 Ocak sabahı insan değil de başka bir yaratık mı olcaksın da heyecan yapıyosun? ne gibi bi değişiklik istiyorsun sevgili ''yılbaşıcı''? valla menümüzde bir tek ''insan olmak'' var ve sen bunu bile eline yüzüne bulaştırıyorsun. e ne diyeyim, eline sağlık.




siz 2013'e girmek istiyorsunuz ama belki o sizi içeri almak istemiyor. bunu hiç düşündünüz mü? hayır. düşünseniz iyi edersiniz. neyse hadi mutlu yıllar :)

27 Aralık 2012 Perşembe

bi de bakmışsın U dönüşü

her şey aynı devam edecek sanırken bi anda sana öyle bi aydınlanma gelir ki, inanamazsın.

uzun değil, çok kısa süre önce ölüp bittiğin insanların gayet sıradan hatta sandığından daha gerizekalı olduklarını görürsün. çok iyi anlaştığın arkadaşların aslında hiç de anlaşamayacağın tiplermiş meğersem. ''allam nolursun beni sevsin.. ya hayır yani gayet de taş gibi insanım niye bişey olmuyor ki:/'' diye kendini yiyip bitirdiğin tipler de aslında o kadar salak tiplermiş ki. hatta artık tahammül bile edemediğini farkedersin. kim derdi ki geceleri rüyalarına giren, bir an olsun aklından çıkmayan, iştahını kesen ya da dertten ve fazla düşünmekten öküz gibi yemeğe abanmana sebep olan insan günün birinde gözünde minicik, ufacık tefecik içi dolu aptallık bi yaratık olacak, ama oluyormuş, ve süpermiş!

bi anda hayatına giren bu aydınlanmayla, daha önce düşünmediğin şeyleri düşünmeye başlarsın. mesela daha önce kafana taktığın bir şeyi artık aklına bile getirmezsin. takıntı halini alan şey yalnızca saçmasapan birşey olup çıkar. kendini tanıyamazsın ''noluyo lan bu ben miyim olumm!'' bile dersin, ama içinden(sana tavsiyem dışından deme delirdin sanırlar).


dikkat! aydınlanayım derken elektrik çarpmasın

bu aydınlanmanın yaşla da bi ilgisi olduğunu düşünüyorum, hatta gayet de yaşla ilgili. çünkü hayatında 1 sene içinde bile neler neler oluyor, başına neler neler geliyor ve 1 ayda bile bambaşka biri olabiliyorsun. boru değil, tecrübe ettiğin, öğrendiğin, ders aldığın şeyler gitgide fazlalaşıyor. durum o kadar komik bi hale geliyor ki, ''ya ben geçen ay bu salağa mı aşıktım ayol'' bile diyorsun. bu senin şıpsevdi olduğunu gösteriyor olabilir, ama illa da şıpsevdisin anlamına da gelmiyor, dediğim şekilde de olabiliyor. çocuk/kız öyle bişey yapıyor ki aniden Türk filmlerindeki gibi ''görüyorumm görüyorum'' diye bağırıp bunun gerçek yüzünü görüyorsun ''eiyyy ne kadar malmış bu len!'' deyip ufaktan uzuyorsun. ya da mesela her zaman her yerde olduğu gibi, fazla değer verince bunun oturma yerleri arşa değiyor, selam sabah hak getire. Allahın amelesi ya, sen kimsin ki kaçıyosun, bekle kovalarım! ya da hoşlaşma dışındaki mevzularda ''ay inanmıyorum geçen hafta beynimi söken şey bu muydu yaa, i don't believe my eyes!'' diyorsun mesela.

şimdi bu aydınlanmanın iyi yanları olduğu gibi acayip saçmasalak yanları da var. yani tamam aydınlanıyorsun, içinde pencereler açılmış gibi püfür püfür oluyorsun filan iyi hoş da, her güzel şeyin bir de yan etkisi var. misal, daha önceden dert ettiğin şeyin artık ''benden sonrası tufan'' halini almasıyla umursamaz biri olabiliyorsun. umursamaz olmak çoğu zaman ferah bişey olsa da bokunu çıkarmamak lazım. mesela düşünmen gereken şeyler arada kaynıyor, dert etmemen gereken şeylerle döne döne lavabo giderine yol alıyor. ''enemmmm hayırr olamazz!!'' diye arkasından baktığın şey, filmlerdeki gibi kızın lavaboya düşürüp giderde dönüşünü izlediği tek taş, küpe, ya da bilumum bişey değil basbayağı önemli bişey oluyor. bişeyin tarihi geçiyor, yapman gereken günde yapmıyorsun, geç kalıyorsun, önemsemiyorsun filan ve puwww!!!

yani dünya dikime minare derken o minare gelip... öhöm çok pardon. yani neymiş, aydınlan ama edebinle adabınla aydınlan, ne o öyle her şeyi boşverip hedonist hedonist gezmeler, hiç yakıştıramadım.

4 Aralık 2012 Salı

kimseler bilmezken..

üzgünken herkes gelip aynı şeyi söyler ya hani ''üzme kendini, şimdi üzülüyorsun ama her şey güzel olacak''. iyi de neden bunu söylüyorsun ki? belki oturup hayvanlar gibi üzülesim var. oturup gözlerim şişene kadar ağlayıp, ciğerlerimi koparırcasına kahrolmak istiyorum belki. ''saçmalama, neden üzülüyorsun üzülecek ne var?'' eben var canım. neden pıt pıt yanıma gelip hiç üşenmeden bütün bunları söylüyorsun ve beni kızdırıyorsun sevgili gerizekalı!

çünkü şimdi ağlamazsam bir daha hiç güçlü olmayacağım. şimdi ağlarsam arınacağım ve belki bir daha ağlamama gerek kalmayacak. şimdi ağlamalıyım ki sonradan o ağlamalar birikip beni mahvetmesin.


ne bilsin senin yaşadığını, sen olmayan

çünkü insan bazen ağlamak ister. bi sürü hatalar yapmıştır, ama hayatın koşuşturmacasına öyle dalmıştır ki farketmez bile. hata yaptığının farkında olmayan her insan gibi, çamura bata çıka yoluna devam eder, üzerindeki çamurları görmeden. çünkü gündelik hayat sana üzülmek için vakit tanımaz, hele hele ağlamak için asla. ki bunu aptalca bulur.

hayvanlar gibi üzülmeyi özlersin ama gündelik hayatın katı kurallarıyla etrafın çevrilmiş güçlü görünmek için kendini yırtarsın. kolalanmış gömlek yakası kadar katı ve dimdik durursun ama içinde naftalinler ağlar. mahvolursun güçlü görünmekten. için deli gibi ağlamak ister ama katı hayat ve katı insanlar ağlamanın güçsüz aptallar için olduğunu söylediği için, öyle öğretildiği için ağlayamazsın. mecburiyetten ağlayamazsın, güçsüz görünmekten ölesiye korktuğun için.

hiç gerek yokken hadsiz bir şekilde hayatına lanet olasıca bir adam/kadın girdiği için, kader sana bunu reva gördüğü için, bunu yaşayacak ne yaptığını sorgularken hayvanlar gibi ağlamak istersin. ama aşktan değil, nefretten bile değil, öfkeden.

aptal insanlara, arkadaş olarak bile göremeyeceğin sümsük tiplere dostum, kardeşim, canım ciğerim dediğin için ve bunu çok geç anladığın için anırarak ağlamak istersin. paylaştığınız her şey, beraber güldüğünüz beraber içlendiğiniz her şey yalan olur gider, işte buna ağlamak istersin. ya da elini neye atsan bir türlü işinin rast gitmemesinden, neye dokunsan bozmaktan dağıtmaktan herşeyi mahvetmekten, işte bunlar yüzünden ağlamak istersin. işte o üzülme diyenler, bir gün her şeyin güzel olacağını söylerler ama derine inmezler, detaya girmezler. yüzeysel, geçici bir teselli müsveddesi yalnızca. hastayken sana ilaç vermek yerine iyileşeceksin der gibi.

hep yanlış tiplere aşık olup kahrolmuş olsan da bir gün O'nu bulacağını, bir türlü yolunda gitmeyen işlerinin bir gün yoluna gireceğini ve bir düzen oturtup sonunda artık kök salacağını huzur bulacağını söylemezler, sen de herşeyi unutup ama herşeyi bir bir hatırlayarak orada öylece üzülüp kahrolduğun için bunları düşünmezsin ve bunlar hiç söylenmemiş olarak kalır bir köşede sır gibi. sen bunların varlığından bile habersiz, herşeyin hep böyle aynı şekilde gideceğine inanıp hayvanlar gibi kahrolup umutsuzluk içinde bitap düşersin ama etrafındaki şunlar bunlar sadece gelir geçer, ağız oynatıp gider. duymazsın bile, çünkü yine aynı şeyi söylüyordur dilleri. ''üzülme''.

ve kendine sorarsın: bu kadar mı? hepsi bu mu? sadece üzülmeyeyim öyle mi?  bu kadar kolay yani?..