18 Mayıs 2014 Pazar

hala iyilige inananlara ithaf edilen yazı

Cuma akşamüstü saatleri.. Tepede koskocaman sımsıcacık Güneş ama içim/iz simsiyah, kapalı, soğuk, buz. Mevsim bahar olması gerekirken aslında kara kış. Ben artık gökyüzüne bakmak istemiyorum, onu bir daha göremeyecekler varken. Ben artık gökyüzünün mavisini göremiyorum, gökyüzünün artık bir rengi yokken.

En yakın arkadaşımla buluştuk. Bahariye'ye yürüyüp oturacak bir cafe aradıktan sonra her zaman oturduğumuz ve sevdiğimiz cafede karar kıldık. Bağzen bağzı şeyler alışkanlıktan da öteye geçer çünkü. Sevdiği cafede oturunca dünyalar onun olmuş gibi huzurlu olan biri olarak kalmak, değişmemek. Çünkü biz hala sevgiye inanan insanlardanız. Çünkü biz birilerinin evlatlarının kupkuru ve sessiz mezarlar, toplu mezarlar başında öylece durup ölü toprağını izlemelerine sebep olanları sevmeyecek insanlardanız. Yaradanın sevdiği kullarıymış gibi kendini pür-i pak sanıp dışarıda kendi gibi olmayanlara aşağılayan gözlerle bakmayacak ve hatta kendilerini bunca masum ve günahsız sanma gafletindeyken o ''diğerleri'' cehenneme gidecek sanmayanlardanız. İnanmanın, sevginin, bağlılığın eşyalarla filan gösterilmesi gösterişine inanmayanlardanız. Şükür ki iyi insan olmaya çalışanlardanız. 

Arkadaşımla kahvelerimizi içip, sigaramızdan içli ama huzurlu nefesler alıp bırakırken uzun zamandır buluşamamış olmanın özlemiyle birbirimizin gözlerinin içine bakarak, Dünya'da hala iyi şeyler olduğu için şükrederek konuştukça konuştuk, saatlerce anlattık. Çünkü biz bir fincan kahveye dünyaları sığdıranlardanız; paranın, gücün, büyüklüğün hırsının sarmadığı, şükür ki sarmadığı ve gözlerimizi kör edip bizi birer zalim yapmadığı ve böylesi kötü insanları, zalimleri seven birileri olmamış, iyi ki olmamış insanlardanız. 

Tam o an.. Arkadaşım bir şey anlatıyor, ben pür dikkat dinliyorken saniyenin onda biri kadar kısacık bir süre içerisinde oturduğumuz cafenin sokağından bize doğru hızla koşan onlarca genç insan gördük. Cafe sahibi hemen içeri girmemiz gerektiğini söyledi, etraftaki tüm cafeler masalarını içeri alırken sadece dakikalar önce bahar gibi olan sokak artık kimsesiz bir çıkmaz sokak gibiydi. Normalde o saatte şenlik yeri gibi kalabalık o sokak artık savaş sonrası şehirleri gibiydi. Cafenin penceresinden yaşaran ve yanan gözlerle sokağa bakarken, şimdi endişelenirler diye aramadığım ailem ararsa onlara ne söyleyeceğim çaresizliğini düşündüm. Sadece dakikalar önce bahçedeki masada oturup hayattan konuşan biz şimdi birer esir gibi beklediğimiz içeride dakikalar önce tanımadığımız ama şimdi aynı duyguları hissettiğimiz cafenin diğer müşterileriyle keşke böyle olmasaydı diyen bakışlarla ve yaşaran gözlerimizi silerek iç çekiyorduk. Cafenin müşterilerinden yaşıtımız kızlardan biri ''İsterseniz arkadaşınızın evinde kalın, bu saatte hiç bir araç bulamazsınız'' deyince işte o an kendimi gidecek bir evim yokmuş gibi hissettim. Tüm bunlar bize kimsesiz hissettiriyordu. Neden diye sorarken birbirimize, neden olduğunu tüm bunların, nedenini bilmemize rağmen bilmek istemiyorduk, inkar etmek istiyorduk ama gerçekti, hepsi ve her şey gerçekti ve yaşıyorduk.

Cafe sahibi ve çalışanların ısrarlı engellemelerine rağmen daha fazla beklemeyip arkadaşımla bir hışım çıktık. Kol kola girip aceleci ama sabırlı adımlarla yürürken, ''Eve gidince mutlaka ara'' diye birbirimizi tembihlerken ve buna gerçekten inanarak ''Her şey güzel olacak'' derken yolumuza devam ettik. 

- Ne durağı demişti?
- Aşk Çeşmesi.
- Aşk Çeşmesi mi? İtalya'da değil miydi o ya..
- Hahaha
- Heh tamam hatırladım Ayrılık Çeşmesi.

Şu diyalog bile her şeyi anlatmaya yetiyordu. İsmi Ayrılık olan bir durağı Aşk durağı olarak hatırlayan bir dostum vardı benim. Son buluşmalarında ansızın spontan bir şekilde birbirine şiir yazıp veren tiplerdik biz. Birkaç gün sonra konuştuklarında ''Bir dahaki buluşmaya kadar birer mektup yazalım mı'' deyip ''Ben yazmaya başlıyorum bile'' diye sevinen insanlardık.

Elimizde cafe sahibinin verdiği ıslak kağıt mendillerle ağzımızı burnumuzu kapatarak kol kola girmiş hızlı adımlarla meydana yürürken ''Şu sokaktan gidelim orada ışık var'' derken, ellerimizde hala cafe sahibinin verdiği limonların kokusu varken kıkır kıkır gülüşmeye başladık bu diyalogla, sokak başlarında duran lacivert tişörtlü adamlar bize bakarken. Tam o an ''Dostluk böyle bir şey işte! Hakikaten de iyi günde kötü günde..'' dedi arkadaşım. O an o cümleden daha anlamlı bir cümle kimse kuramazdı, onu ancak içinde Ayrılık olan bir durağı içinde Aşk geçen bir durak sanarak ayrılığın yerine aşkı koyan biri kurabilirdi ve o benim dostumdu.

Çünkü biz hala, birbirine şiirler mektuplar yazıp veren, kol kola girince güçlenip caddelerden geçen, sevdiği cafede oturunca Dünya'nın en huzurlu insanı olan ve hala iyiliğe inanan insanlardanız.

28 Nisan 2014 Pazartesi

ben artık çocuk değilmişim..

bir ara neredeyse haftanın her günü feysbukta eski bir arkadaşımın düğün, nişan, kına gecesi ya da sözlenme fotoğrafını görüyordum. durum öyle bir boyuta gelmişti ki ''bi dk ya moda filan mı oldu yoksa bu da selfie gibi'' diye düşünmeye bile başlamıştım o derece abartmışlardı. sonra bir ara durdular. ama son birkaç haftadır havalar ısındı, bahar geldi, çiçekler açtı kelebekler uçtu derken bunlar yine bi gaza geldiler tabi. yine önünü alamayacağımız kadar nişan ve düğün fotosuyla sosyal medyada işkence çekme keyfi yaşıyorum şükürler olsun.

bunlar bir yana da, olay boyut değiştirince şaşırmaya başladım ben mesela. geçen gün memleketten teyzem, kızı ve damadı geldi, yanlarında küçük bir kızla. işten yorgun argın gelmişim nasıl aç ve uykusuzum anlatamam. eve girmemle ismimi çığıran küçük bir kız çocuğu sesini duymam bir oldu. bu küçük kız kim ve ismimi nereden biliyor? ve acı olan, bu küçük kız, ismimin yanına ''teyze''yi de getirmişti. nasıl ya bi dk? evet tamam geçen sene teyze oldum, şükürler olsun minik tatlış bir yeğenim var Allah'ım bağışlasın da daha konuşamıyor dolayısıyla teyze demesi şimdilik imkansız. peki bana teyze diyen bu kız da kim?

kim olacak kuzenimin kızı! düşün ki, çocukluğunun beraber geçtiği, daha dün bahçeden erik topladığın kız evleniyor, hatta anne oluyor, üstüne bi de çocuğu büyüyüp sana teyze diyor! yemin ederim ki bu bana hala gayet sürreal bişey gibi geliyor. yahu ne teyzesi, o kadar mı yaşlandık gözünü seveyim yapma! hayır, benim yaşımdaki neredeyse tüm yeğenlerimin çoktan evlenmelerine bile yeni yeni alışıyorken çocuklarının büyüyüp konuşacak yaşa gelip hatta bana teyze diyecekleri yaşa gelmeleri ve benim artık koca bir teyze olmam gerçeği filan.. yok ya valla bunu hiç bir zaman anlayamıycam. ki anlayamıyorken nasıl alışacağım işte onu hiç bilmiyorum.

neyse bizim bu küçük cimcime 3 yaşında ve bir dillenmiş, akşama kadar peşimde, bi de ismimi nasıl komik söylüyor Allah'ımm sürekli gülüyorum o hallerine ''tizeee, tizee'' diyor böyle. ona bakınca hayata bakıyor gibi oluyorum mesela, geçen zamanı görebiliyorum. 6 sene önce ben üniversiteye başladım, kuzenim evlendi. ben mezun oldum, o ise anne. ve şimdi kızı büyüyüp bana teyze diyor. hayat tuhaf değil de ne? yani düşününce, bi anlık bi karar verip okumaktan filan vazgeçip yuva kursaymışım şimdi çoktan yürüyecek ve hatta konuşacak yaşa gelmiş bir çocuğum olacakmış. yani aslında ben artık çocuk değilmişim. ama anne de değilmişim. tüm o saçmalıklarını, çocukluklarını, hala büyümeye direnmelerini filan hatırlıyor insan. ve hala dikiş tutturamayışına üzülüp öylece izliyorsun sana teyze diyen küçük bir kızı.

ve ummadığın anda gelen küçük bir misafirle büyüdüğünü anlıyormuşsun.

25 Mart 2014 Salı

hayat bazen...

hayat bazen, daha önce yalnızca bedenini ifşa ederek kendini metalaştırmış salak hatunların ''artık işimle anılmak istiyorum'' demesi kadar saçma. ve hayat bazen, tüm kalbiyle gerçek aşkı arayan günümüz erkeklerinin 7/24 ''ilişki milişki bana göre değil abi yeaa'' demesi kadar saçma.

hayat bazen, 20 dk boyunca beklediğin metrobüsün dolu gelmesi, üstüne üstlük içinden ''ya bi durun ya, ya bi çekilin ya!'' diye durduk yere atarlanan insanların inmesi kadar saçma.

hayat bazen,''ulan bi tadını çıkaramadık ne çabuk geçti şu üniversite yılları'' diye iç geçirirken, ''yok be iyi ki bitti salla ya kim çekicekti şimdi vizeydi finaldi'' demek kadar saçma. hayat bazen, gereksiz yere insanların tribini çekmek kadar saçma.

hayat, bazen yalnızca uyumak, hiç uyanmadan uyumak, sonra uyanıp şu hayatta uyumaktan başka her şeyin anlamsız kalması kadar saçma. her şeyin düpedüz boş, bomboş olması, ama dışarıda koca bir hayat olduğu ve senin de bir şeyler yapman gerektiği, aslında umut olduğu, aslında hep umut olması gibi saçma. hayat terkedip gitmek isteyecek kadar yorulmak, sonra yeniden ve yeniden başlamak kadar saçma.

hayat, dünyada aşk diye bir şey olmadığı ve sevginin de öyle çok da değer görmediği günümüz aptal hayatı kadar saçma. değer vermenin saçmalık olduğuna inanan koca bir dünya kadar ve yalnızlığın hem elzem hem de aptallık olduğuna inanmak kadar saçma.

ve hayat, tam da her şeyden vazgeçmişken yeniden bir şeylere inanmana sebep olan şeyler ya da insanlar kadar saçma. ya da tam tersi. en inanacak kadar gönlünü açtığında ortada inanacağın hiç bir şeyin olmaması kadar saçma.

hayat, yaşın geçerken hala bir çocuk olduğuna inanırken sana artık koca bir yetişkin olduğunu hatırlatan, erken çıkmış ya da belki çoktan zamanı gelmiş saçındaki beyazlar kadar saçma. kır saçlı küçük bir kız çocuğu/oğlan çocuğu olma tuhaflığı kısaca. baksana, hayat hem de nasıl saçma!

ve hayat en çok da, yıllar geçip giderken hem pişmanlıkların, öfkelerin, ukdelerin olması, hem de iyi ki demen kadar saçma.

hayat bazen, en saçma şeylerden bile daha saçma.

27 Şubat 2014 Perşembe

bir gün herkes..

bir zamanlar yaptıkları çılgınlıkları bildiğim ve birlikte çılgınlıklar yaptığım arkadaşlarımın şimdi ev oturmalarına giden, kısırlı poğaçalı kekli günler düzenleyen, etrafı yalnızca ama yalnızca 40 yaş ve üstü kadınlarla dolu biri olmaları beni üzüyor. bu konuda ciddiyim. ne zaman fotoğrafları çıksa karşıma, mutlu görünüyorlar. nasıl olur? sen böyle biri değildin! ne çabuk alıştın! aslında hep böyle biriydin de nasıl sakladın!

oysa biz saçmasapan şeyleri kafasına takan ama sonra yeniden ayağa kalkan kızlardık. bizdik, öyleydik ama sonuçta kendimizdik. o gün, o günlerden herhangi bir gün size bugün böyle biri olacağınızı söyleseler oturma yerlerinizle gülerdiniz. ben de. üstelik kahkahalarla. hayır komik değil, hayır dalga geçmiyorum ama öyle biri değildik. kısırı poğaçayı keki hep annemiz yapar, biz de üzerimize döker ve azarı yerdik. ve aptal aptal gülerdik. tam da böyleydik.

biliyorum aptallık ediyorum hala öyle olacağımıza inanarak. neyin sonsuzluğu var ki zaten hepimiz ölümlüyken? ama üzülüyorum işte. değişmemize, şimdi bambaşka insanlar olmamıza, bir daha yeniden tüm o saçmalıkları yapmayacak olmamıza.


her şey buraya kadarmış

hiç değişmeyeceğiz sanırken aptal görünüyorduk belki ama sonra yeniden devam ediyorduk. biz olan, gerçek biz'e geri dönüyorduk.

evcilik oynarken aniden kalkıp ''oyuncaklarını topla'' diyen annenin yerine geçmeniz beni üzüyor. son ses müzik dinleyip dans edip delilikler yaparken odaya girip ''kafam şişti kıs şu müziği!'' diyen annenin yerine geçmeniz beni üzüyor. arkadaşlarla beraber dışarıdayken ve abartmıyorum saat yalnızca 8 iken arayıp ''artık gelmesen de olur nasılsa sabah oldu'' diyen annenin yerine geçmeniz beni üzüyor. yemek yiyecekken yemek masası ya da mutfak yerine koltukta ya da yatağımızda yediğimiz için tanıdıkların komşunun akrabaların aptal kızlarını örnek verip ''bilmemkimin kızı evlendi yuva kurdu sen hala pasaklı'' diyen annenin yerine geçmeniz beni üzüyor. çok alakasız bir yerde çok alakasız bir zamanda çok alakasız bir muhabbetin tam ortasında lafı yine aynı yere getirip ''evlenseydin şimdiye torununu seviyorduk'' diyen annenin yerine geçmeniz beni üzüyor. hani öyle değildik, birlikteydik, bizdik? ben öyle olmadım hala, belki olmak istiyordur içimdekilerden biri, ama öyle uzak görünüyor ki şimdi.

yine aptallık ediyorum belki de.. sanki hepiniz teker teker evlenip, artık ev gezmelerine giden, kısırlı poğaçalı kekli günler düzenleyen filan birileri olmamışsınız gibi, hala eskisi gibiymişiz gibi, beni ve bizi yarı yolda bırakmamışsınız gibi, siz gittikten sonra aptal aptal tek başıma devam edeceğimi sanabiliyorum bazen. insanız yanılıyoruz işte.

insan bazen hatırlayınca özlemek diyemeyiz belki ama özlemeye benzer bir şey hissediyor. siz hala bizim gibiyken, biz hepimiz aynıyken yaşadığımız günler dün gibi sanki. şimdi bakınca biz değiliz sanki. ama istediğimiz kadar şaşırıp saçma bulalım, istersek inkar edip nefret edelim, ister özgür kız istersek de hanım kız olalım bir gerçek var ve bunu kabul etmek gerek. bir gün herkes ev oturmalarına giden, kısırlı poğaçalı kekli günler düzenleyen, etrafı yalnızca ama yalnızca 40 yaş ve üstü kadınlarla dolu biri olacak.

9 Şubat 2014 Pazar

ex'den nasıl next olur görelim

merhaba sevgili dostum, buralara kadar geldiğin için sana teşekkür etmek isterim. hoş geldin ve merhaba. şimdi öncelikle başlığa aldanma, çünkü eski sevgiliye geri dönme ile ilgili bir yazı değil bu, zira ex'den next olmaz bunu sen de biliyorsun. her neyse hazırsan başlıyoruz.

biri bana ''eski sevgilinin tıpkı sana benzeyen biriyle ilişkiye
başlaması''nın mantığını açıklayabilir mi? zira bu saçma konu hakkında düşünmek bile istemiyorum. ister inan ister inanma, bu konuda duyduklarımı anlatsam şaşkınlıktan küçük büyük tüm dillerini yutup, bildiğin tüm dilleri unutup bilmediğin dilleri su gibi konuşursun! hayır, algıda seçicilik yaptığımdan filan değil, aksine, hiç ummadığım zamanlarda bu saçmalık karşıma çıkıp duruyor. yalnız benim başıma gelse iyi, etrafımdan ve arkadaşlarımdan duyduklarım da eklenince tamam dedim, bence evrende böyle bir kural var. durumun ne kadar saçma göründüğünün farkındayım ve evet hiç mantıklı durmuyor ama gerçek ve maalesef var.

bir düşününce, bir insanın zevki zaman içerisinde pek az değişir. yani sonuçta geçen sene brokoli sevmiyorsan bu sene de sevmezsin işte. böyledir genelde. ya da ne bileyim normalde kumrallar sana çekici gelirken ertesi hafta kirpiklerine kadar sarı birine tutulmazsın değil mi? işte bahsettiğim de tam olarak buydu. iyi de, zevklerimiz bu kadar az değişiyor diye de her şeyiyle eski sevgilimizin tek yumurta ikizi gibi birine aşık olmak da nedir! saçmalık! valla da billa da saçmalık!

bilirsin, hayatına devam ediyorsundur ve gayet sıradan bir zamanda çat diye eski sevgilinin yeni sevgilisini ''tanıyor olabileceklerin'' arasında görürsün. ne alaka ya? nerden tanıycam o kızı be! ki ortak arkadaşımız bile yok! saçmalık! ve gelelim meselenin özüne. madem ekranıma kadar geldi, bir bakayım nasıl biri dersin. aman Tanrım! bu kız benim yıllardır kayıp olan kız kardeşim! nasıl ya? aynı üniversitede okumuşuz, aynı sitede oturmuşuz ve hayır.. kabul etmek istemesem de tiplerimiz bile benziyor! bi dk bi dk.. biri beni çimdikleyebilir mi? tüm bunlar gerçek mi?

iyi de, bu adam bunu neden yapmış olabilir ki?

1. adam aynı tip kızlardan hoşlanıyor. şey.. evet. yalnızca tip olarak değil sanırım aynı özelliklere sahip kızlardan da hoşlanıyor.

2. adam bariz seni unutamamış işte! başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? iyi de, koskoca evrende, hadi evreni geçtim koskoca Dünya'da, tamam tamam daraltalım koskoca aynı ülkede ve hatta koskoca aynı şehirde neredeyse senin ikizin olan bir kızı nasıl buldu! yoo dostum bunu hiç bir zaman anlayamıycam.

3. bence adam bir dedektif! evet evet yanılıyor olamam! yoksa didik didik aramazsa nasıl bulacak aynı kızı dostum?

4. kesinlikle gidip normal, sıradan bir kızı bulup tüm ameliyat masraflarını filan karşılayıp sana benzetmeye çalıştı! diğer özellikler, yani aynı okul aynı site aynı müzik tarzı filan da.. şey.. evet bu biraz zaman alabilecek bir şey belki ama imkansız da değil. elbette kimse bize (yani kendimize işte) benzeyemez, hepimiz baya farklıyız ve birinin tıpatıp bize benzemesi imkansız tabi ama baya bi uğraşınca yapabilecek psikopat bir adam var karşımızda. artık gözü nasıl dönmüşse..

5. belki de seni çoktan unuttu ve karşısına tesadüfen sana benzeyen biri çıktı. olamaz mı? gayet tabii olabilir.

şimdiiii, sebepleri de saydığımıza göre gelelim böylesi saçma bir tesadüfün ne gibi sonuçlar doğurabileceğine. bi kere bundan adım gibi eminim ki adam bir hatta bir kaç kez kıza senin adınla seslenecek. kesin! hmm başka.. mesela müzik tarzlarınız aynı, adam mesela X grubunun fanı diyelim, kız da öyle (tesadüfe bak ki senin gibi). heh işte bir gün o grubun lafı geçince ve kızla konuşurken kesinlikle aklına sen geleceksin. ya da konserlerine gidince. düşünsene senin ve onun ortak noktalarınızdan biriydi, nasıl da bayılırdınız ikiniz de o gruba. ne vardı başka.. tabi ya kız da seninle aynı sitede oturuyor. ya en saçma benzerlik de bu bence. ya hadi tipe, okula, müzik tarzına filan eyvallah da eski sevgilinle aynı sitede oturan kızı nasıl buldun yahu! kızı eve bırakıcak mesela, aklına senin gelme olasılığın % 1500. hatta her an seninle karşılaşmaktan çekinecek. aslında içten içe bunu deli gibi isteyecek ama seni görürse kendi aptallığını ve yaptığı hatayı anlayacağından ve anlamak istemediğinden seni görmemek için dualar edecek, hatta kızı aceleyle eve bırakmak isteyecek. ee naparsın sonunu düşünmezsen kahraman olamazsın dimi?

aslında baya böyle sonuçlar doğuracak bu saçma tesadüf ama aklıma gelenlerden sonuncusu ve belki de en.. nasıl desem.. böyle iç tırmalayıcı olanı şu olacak.. kıza her baktığında seni görecek. düşünsene bu kız sana benziyor dostum. adamın canı yanacak, mutlaka yanacak. düşünsene seninle artık imkansız olduğundan, sana benzeyen biriyle olduğu her an sanki onun değil yine eskisi gibi senin sevgilinmiş gibi hissedecek. bundan emin olabilirsin.





ps. istediği kadar bize benzeyen birini bulsunlar, büyük düşünür ünlü filozof Serdar Ortaç'ın da dediği gibi ''Benim gibi olmayacak''

ve onlara her baktıklarında, ellerinden her tuttuklarında ve onları her öptüklerinde canları yansın inşallah. pislik eski sevgililer!

25 Ocak 2014 Cumartesi

sil baştan..

tam her şey yoluna girdi derken bir şey daha çıkar ve bingo! her şey yeniden allak bullak! tam güvendin sanırken adamın hala geçmişinden kurtulamamış ve belki de onun verdiği değeri ve sevgiyi hak etmeyen sıradan ve öylesine bir kızı hala unutamamış olduğunu görürsün. tek yapman gereken aradan çekilmek ve yoluna gitmektir işte. başka ne yapabilirsin ki.. bekleyip sonunda kaybetmek mi? gülünç olma lütfen.

hem, neyin garantisi var ki bu hayatta? beklemeyi, gerçekten beklemeyi kim tam anlamıyla hak ediyor ki?

tamamdır, işleri halletmiş arkana yaslanmak istersin ama bir de bakarsın ki daha halletmen gereken tonla şey var. önünde hayatın ve onu yoluna koyman gerekiyordur. her şey hala bin parça ve darmadağındır ve sen dinlenmek ve arkana yaslanmak için küçük bir vakte bile sahip değilsindir. böyledir çünkü hayat hep, yalnızca ''sana öyle geliyordur'' hep. yanılmak insan olmanın ilk kuralı belki de.

ne diyorduk.. ilişkilerden yana hangimizin yüzü tam anlamıyla gülmüş ki.. en mükemmel görünen ilişki bile mutlaka yara bantları ve yamalarla doludur. bu hep böyledir. bakma gülen suratlara, hepsi palavra!

en aşık olduğun ve sana en aşık olan adam/kadın bile gitmedi mi? her şeyden sonra yeniden inandığın, inanmak istediğin adam/kadın bile imkansız olmadı mı? ne yaparsan yap bir şekilde onun da diğerlerinden bir farkı olmadığını görmedin mi? boşunaymış her şey, görmedin mi? hayır deme, bunu yalnızca sen öyle sanıyorsun. denendi, kesin bilgi.

iyisi mi, akışına bırakmak artık her şeyi. beklememek, istememek, düşünmemek...

yine karşına çıkmayacak mı? elbet çıkacak. yine o ''diğerleri gibi değilim'' diyen duruşuyla. ama öyle. o da diğerleri gibi işte. başka ne olabilir ki? ne farkı var ki? adam ''yürüyen geçmiş'' dostum. geçmişiyle yaşamayı, yani bir hayaletle yaşamayı isteyen ve eski sevgilisini bir tanrıça haline getirip onu düşünmekten ve hala geri döneceğini ve yeniden birlikte olacağını sanmaktan yorulmayan zavallı bir gerizekalı işte! başka ne olabilirdi ki? sen yanıldın! sen inandın! ve bingo! sonunda kaybettin!

şimdi, bir sigara yak ve şunu dinle. ve o gerizekalıyı unut! ben öyle yapacağım.

19 Ocak 2014 Pazar

sürprizlerle geliyorum! * .*

bir süredir epey yoğundum. tam bir işi hallettim derken bir diğeri geldi, onun da üstesinden geldim derken bu kez ikişer üçer gelmeye başladılar. uykunun ne olduğunu, yediğim lokmanın tadını, arkadaşlarla hiç bir şeyi düşünmeden oturup huzurlu sohbetler etmeyi unuttum. kafamda bin tane şey, yolda yürürken bile dalgın dalgın ''hmm o var daha bi de dimi, uff öteki işi nasıl yapıcam'' diye yürüyordum. abartmıyorum rüyalarımda bile durmadan koşturdum durdum.

ve sonunda tüm o Mario gibi Pacman gibi hedefe giden yolda düşe kalka, canım yana yana ama sonra hep yeni bir can daha kazanıp tüm o canavarların üzerine basıp tüm levelları geçtim ve çook mutluyum!

ve sonunda blogda yapmayı düşündüğüm eğlenceli ve çılgın sürprizlerin zamanı geldi!

blogu açtığım günden beri hep değişik bir şeyler yapayım diyordum da bir türlü sırası gelmiyordu, belki de doğru zaman değildi. ama madem artık koşturmaca bitti, artık başlayabiliriz! eminim çok seveceksiniz. ki seveceğiniz bir şeyler olmasını delice istiyorum.

sürprizlerin ne olduğunu şimdilik gizli tutuyorum. ama merak etmeyin çok bekletmeyeceğim çünkü ben de sabırsızlanıyorum.

çok yakında çok süper sürprizlerle karşınızda olacağım.

tatlılıklar.

Reklamcıinsankişisi.

24 Aralık 2013 Salı

seni sevmedik 2013!

ve geldik bir yılın sonuna daha. kimi görsem iç çekerek anlattı, kimi ağız dolusu küfürler savurdu, kimle konuşsam hayatının belki de en berbat yılıydı. düşününce, benim için de hiç kolay geçmeyen bir yıldı. nelerle uğraştım, neler için savaştım ve direndim bir ben bir Allah bilir. her şeyden öte 2013 tamı tamına bir mücadele senesiydi. bir düşün, sen de mutlaka mücadele etmişsindir bir şeyler için. ve eminim sen de bir sürü sınavlar verdin. ve tüm bunların sonunda kimse 2013'ten gülümseyerek bahsetmiyor. neyse geçti gitti, şurda kaldı 7 gün. her ne kadar dişimizi sıkıp son haftasına gelmiş olsak da hala 2013'te olmak bile sinir bozucu! neyse iyi tarafından bakalım, bitiyor işte! şimdi tüm sene boyunca tuttuğumuz o derin nefesi bırakma vakti. oh be!

ve gelelim işin en salak kısmına: yeni yıl hazırlıkları. ben yıllardır yazmaktan bıktım ama insanlar her sene aynı salaklığı yapmaktan yorulmadı! yine her taraf kırmızı, yine her yer ışıl ışıl ve yine her yer saçmasapan bir anlam yüklenen yaşlı dedeyle dolu. en azından genç, yakışıklı bişi olsaydı da gözümüz gönlümüz açılsaydı bu ne abi bildiğin dede ya!

sanki yazılı bir kural varmış gibi herkes kırmızı bişiler alıyor, wish listler yazılıyor, kokinalar caddelerin her bir yanında (gerçi yeni yıla dair tek sevdiğim şey kokinalar bak ona bir şey demiycem), kadınlar savaşa gider gibi dört nala yeni yıl alışverişinde filan. ya bi durun bi sakin olun tüm bunlar saçma bir illüzyon demek istesem de olmuyor, olamıyor, insanlara akıl sır ermiyor.


acı dolu bir dejavu bu

her sene dönüp dolaşıp aynı lafları dizmekten nefret ediyorum ama cidden anlayamıyorum insanları. bir delilik hali bu. acı çekiyorum yeter durun lütfen!

kendimizi yırtarak adeta bir temple run, bir candy crush olan koca bir yılı binbir zorlukla atlatıyoruz, tam rahat bir nefes alıcaz derken belki de yılın en uyuz levelında takılıp düşüyoruz! işin ilginci her sene her sene sıkılmıyorlar bundan. resmen dejavu! yahu her yılın sonunda otomatikman hoop o moda girmeyi nasıl başarıyorlar ben işte bunu hiç anlayamıyorum. çocukken de salakça bulurdum mesela. yıl sonunda resim dersinde zorla noel baba çizdirirdi öğretmen, Allah'tan resmim hep iyiydi de sınıfın en iyi noel babasını çizer hocadan takdiri alır hatta çoğu zaman resmim okulun resim köşesine asılır, sınıftan tezahüratı alır göğsüm kabarır yılbaşı salaklığını unuturdum. kura çekilirdi birbirimize hediye alıcakmışız, nasıl yapmacık hareketler ''hociaamm bana Can çıktı, hociaamm bana Ayşe çıktı'' sonra kime kim çıktıysa ona hediye alınır yapmacık bir tebessümle hediye sahibine elden verilirdi alkış kıyamet. resmen yılın her haftası böyle salak etkinliklerle iyice soğuturlardı okuldan. neyse ki az buçuk aklımız vardı da soğumadık okuldan, dişimizi sıktık da üniversite mezunu olmayı başardık. neyse konumuza geri dönelim. yeni yılmış! hiç mi samimi durmaz bir şey, hiç mi güzel olmaz bir şey aklım almıyor. yapıcak işin yoksa sararsın belki ama baya yetişkin insanlar bunlar ve işleri güçleri de var.

hiç abartmıyorum geçen gün Nişantaşı'nda kokoş bir abla yanımdan geçerken şunu duydum: ''tatlım geliyor musun? Nişantaşı'ndayım yılbaşı alışverişi için. aa saçmalama yılbaşı alışverişi olmadan olur mu ahahah'' ya yemin ediyorum bunu duydum ve o an kendimi arabanın altına atmak istedim. ablacım pardon salak mısınız demeyi çok isterdim ama büyük ihtimalle cıngar çıkacağından ve geceyi karakolda geçireceğimi bildiğimden sustum ve yoluma devam ettim. ya iyi hoş da ablacım sen zaten yılın 365 günü, günün 24 saati alışveriş yapıyorsun, bari yılbaşını alet etme buna. hiç gerek yok gerçekten. ya da hiç değilse dürüst ol ve açık açık şunu de: ''ben tam bir alışveriş manyağıyım ve yılbaşı ayağına biraz daha para saçmak istiyorum yoksa napiyim yılbaşını, noel babayı.'' sanırsın tüm yıl hiç alışveriş yapmıyor da yeni yıl gelmiş kendini sevindirecek haspam. 

ya hele o vitrinler aman Allahım kendimi kescem! yahu biraz şık dursa eyvallah ama bir çifti giydirmişler mesela, yanda da noel baba. yemin ederim korku filminden fırlamış bir sahne! birazdan noel baba ikisini de kesicekmiş gibi! o sahneyi görmemeyi çok isterdim ama o kadar alacalı bulacalı yapmışsınız ki gözüm kaydı çok üzgünüm gerçekten. zaten bugüne kadar gördüğüm tüm noel babalar da korkunçtu. şu yaşıma geldim bir tane bile şirin, sempatik, şeker bir noel baba görmedim! hepsinin bakışında bir sapıklık, o yanakların al allığı, o sakallar o tebessüm Allah koru yarabbi!


dedeyi siz yiyin, bana pastamı verin

bu salaklığı özellikle yiyeceklerde görmemek için ne gerekiyorsa yapabilirdim. ama yılbaşı salaklığını her yere ama her yere o kadar sokuşturmak derdindeler ki en büyük zaafımız olan yemekler de bundan nasibini aldı ne yazık ki. üstünde noel baba olan pastalar, noel baba sakallı cupcakeler cookieler filan görünce midem bulanıyor. yaşlı bir amcanın sakalını niye yiyeyim güzel kardeşim? üzerine yaşlı bir amcanın oturup dede kokusu gibi kokuttuğu bir pastayı neden yiyeyim güzel kardeşim? hani pastaların üzerindeki gülü çiçeği böceği yemek için insanlar birbirine girer ya ''hayıırrr ben yiceemm, ya banane benim o!'' filan diye. alın sizin olsun dede, siz yiyin onu. yahu dedeyi niye yiyeyim canım kardeşim? koy oraya anadan üryan biscolata erkeğini, gör bak neler oluyor. ama onlar napıyor, hacı yağı kokan bir dedeyi koyuyorlar güzelim pastaya. Allah aşkına bi gidin ya. geyik boynuzlu kurabiyeler filan bir de offf. resmen mesaj içeriyor ''o boynuz sana girsin'' der gibi. terbiyesizler sizi!

yaa dışarlara çıkamaz oldum, caddelerde yürüyemez oldum o aptal şarkı yüzünden. ''jingle bells jingle bells jingle all the way..'' he canım he cingıl bel he. başka işimiz yok bi de cingıl bel. bildiğin kabus yahu! al sana bir korku filmi sahnesi daha. fonda bu jingle bells çalıyor, her yerde kırmızı donlu beyaz sakallı dedeler geyikler koşturuyor filan Allah'ım sana geliyorum!

anlıyorum işiniz gücünüz yok, siz de oturup böyle saçma salak bir hikaye uydurdunuz da bi oturup baştan okusaydınız keşke. şapkanızı önünüze koyup adam akıllı bir düşünseydiniz, bi kendinizi tokatlasaydınız biz napıyoruz diye. neymiş efendim bir dedemiz var(ve niyeyse dede?) her yılın son gecesi geliyor(gece geliyor filan bi de, sapık mıdır nedir) üstelik bacadan geliyor(oha tam sapık!) gizlice milletin evine giriyor(haydaa!) çocuklara hediyeler dağıtıyor(pis sapık!) bir de niyeyse geyiklerle geliyor, bir de hohoho filan diyor, herkes mutlu her yer ışıl ışıl sonra gelsin yeni yıl hobaa. onu bunu bilmem de bu böyle devam ederse ben çıldırıp o noel babaları kovalayacağım onu biliyorum.

siz siz olun aklınıza mukayyet olun, böyle saçmasapan insanlara uyup böyle saçmasapan hikayelere inanmayınız efenim. sevgiler, mutlu seneler :)

ve bir SON DAKİKA haberi. bu yazıyı yazdığım sırada internette bir virüs gibi yayılan bir fotoğraf bana bir yerlerde bir ruh eşim olduğunu hissettirdi. sesimi duydular resmen! keşke başka bişi dileseymişim ya tüh :/ neyse.. fotoğrafı buraya koyarım, yorumu size bırakır giderim. ve işte o fotoğraf.

16 Aralık 2013 Pazartesi

düğünümüz var 2

son yazımı okuyanlar bilir, geçen yazıda olaya kısa bir giriş yapmıştım. yazıdan sonra deli gibi mesaj bombardımanı, arkadaşlarım nasıl şaşırmışlar ''evleniyor musun!'' diye. işte o an en karizmatik bakışımı atıp göz kırparak ''işte reklamın gücü bebeyim'' dedim içimden. başlığa aldanıp gelmişlerdi ve son paragrafta gerçek ortaya çıkmıştı. seviyorum böyle muzurluklar hehe :) yazıyı okumayanlar için link: http://reklamciinsankisisi.blogspot.com/2013/12/dugunumuz-var.html

hazırsan başlıyoruz.

şimdi öncelikle serinin ilk yazısını okuduysan olayı biliyorsun. gelelim yazıyı yazdıktan sonraki olaylara. ben oturdum bu yazıyı yazdım, tabi bizim çifte kumrulara önceden demişim sizi yazıcam filan diye bunlar duramıyorlar yerlerinde ay çok merak ettik hemen yaz cart curt. neyse gittim eve bi güzel yazdım ve paylaştım. o gece inanılmaz bişi oldu ve yazı inanılmaz bir şekilde acayip fazla okundu hem de çok kısa bir sürede. neyse o gece geçti, arada yazıyı açıp açıp okuyorum eksik bişi yazdım mı vs. bir de bizimkilerin tepkisini merak ediyorum tabi.

sabah uyandım baktım telefonumda whatsapptan gelen mesajlar. kimden? tabii ki bizim çifte kumrulardan. ''yaa o nasıl bir yazı sen bitanesin, bu yazıyı düğünde okutalım slaytlarda geçsin, bu yazıyı torunlarımız okuyacak seni seviyoruz bitanesin'' . dedim herhalde kafa buluyorlar benle, hadi yaa filan diyorum harbiden beğendiniz mi ''deli misin beklediğimizden de güzel''  duygulanmadım da değil çünkü hiç bir şekilde planlamadan tamamen içimden gelerek yazdım. ben tabi gaza geldim, tamam dedim bu yazı seri olucak. kafayı yediler tabi ''süpersin sen!''

onlara verdiğim sözü tutacağım ve bu seriyi gittiği yere kadar götüreceğim. hikaye anlatmak benim işim ve ben bu hikayeyi çok sevdim.


o çiçeği kapıcam, o ayakkabının altından silinicem işte o kadar!

yazıdan sonra planlar tam gaz devam tabi. düğün hengamesinde gelin zaten sarhoş gibi olacak, ne o sırada ne de sonrasında hiç bir şey hatırlamayacak diye şimdiden işimi garantiye almak adına sinsi bir plan yaptım. gelinle sözleşme yapiciim ^_^ aslında bakma sinsi plan dediğime, hiç de sinsi değil işte buraya yazıyorum.

ve işte o sinsi planım:

sevgili arkadaşım gelin, en yakın arkadaşım olman itibariyle aşağıda belirtilen maddeleri kabul etme yükümlülüğüne sahipsin. işte o maddeler:

1. hiç bir gerekçe, mazeret ya da özür kabul etmeksizin gelin çiçeğini bana atacaksın! düğün heyecanıyla kafana göre salla pati bir atış yapma ihtimalin bile yok. sonra ''vay efendim heyecanlıydım'' bilmem ne kabul etmiyorum! çünkü öyle bişi olursa çiçek bekleyen kız grubunun arasında neler yaşanabileceğini tahmin bile edemezsin. bi de zaten ben önceden duracağın noktayı  araştırmalarım sonucu bulmuş olacağım, sana bir tek çiçeği atmak düşüyor. onu da yap bi zahmet. ve böylece stratejik açıdan en süper noktadan hoop gelsin kucağıma gelin çiçeği ^_^

2. ayakkabının altına en başa benim ismim yazılacak! en başa! hatta bizzat ben yazacağım! çünkü yaptığım stratejik planlamalar sonucu ayakkabının en çok bastığın ve haliyle en çabuk aşınacak olan yerine en hafif şekilde ismimi yazacağım ve sen de ayakkabının altındaki o stratejik noktaları bilecek ve düğün boyunca özellikle o noktaların üzerine basacaksın. yok efendim koreografi bozulmasın da, dans edicem unuturum da bilmem ne asla duymayayım! yemişim koreografini de dansını da bitanem ^_^ buna mecbursun kaçışın yok biliyorsun ^_^ haa bu arada işimi garantiye almak adına ben zaten düğün ortalarında filan bir ara gelin odasında bizzat kendi ellerimle ayakkabını alıp altına bakıcam. hele ki orada ismimi tamamen silinmiş görmeyeyim.. öperim seni tatlışım ^_^ anlaştık mı?

3. düğün planlarından bahsederken beynimi yiyip durduğunuz malum ''damadın arkadaşları'' olayı bir an evvel unutulacak! o kargaşada o streste bir de damadın içkiyi fazla kaçırmış ve bu yüzden mal tavırlar içinde olan aptal arkadaşlarıyla uğraştırmayacaksınız beni. hikaye baştan sona romantik komedi zaten, en azından bu kısımdan yırtalım pls.

4. düğün günü en ufak bir atışma, nazlanma, trip filan kabul edilmeyecek! ben o kadar aylarımı verip gecemi gündüzüme katıp emek vereyim bir de sizin tam düğün günü hatta belki nikaha 10 dk kala saçma bir konu yüzünden tripleşmenizi hiç çekemem. anladık ilişkinin tadı tuzu da, fazla tuzdan tiroit hastası da yapmayın güzelim nedimenizi ve de nikah şahidinizi canlarım.

5. geldik sözleşmenin sonuncu ve belki de en can alıcı maddesine. düğünün hemen ertesi sabahı çıkılacak olan, size sunduğum alternatifler ve üçümüzün de ortak kararı olan balayı tatili sırasında çalışmalara başlanacak ve fıstık gibi bir balayından sonra İstanbul'a döndüğünüzün saniyesi beni arayacak ve ''teyze oluyorsun!'' diyeceksiniz! o kadar kendimi heba etmişim bir de ''tatlım ya biz 2 yıl sonra düşünüyoruz şimdi erken'' lafını duymak istemiyorum!

yukarıdaki maddeler tarafınızca kabul edilecek ve tarafıma bildirilecektir. aksi halde..


bunlar işin şakası tabi.. siz mutlu olun yeter :)

sizi seviyorum! :)



gelinin nedimesi ve şahidi, damadın baldızı, minikin teyzesi Reklamcıinsankişisi...

12 Aralık 2013 Perşembe

düğünümüz var!

bunları yazacağımı hiç düşünmezdim, ama yakında düğünümüz var!

gelelim hikayemize. her şey çok kısa bir zaman önce başladı. gelin hanım ve damat bey birbirlerini bayadır tanıyorlar. fakat meğersem damat beyimizin gelin hanıma epeydir duyguları varmış. gelin hanım bunu bilmiyor tabi. neyse gel zaman git zaman.. gelinde de bir şeyler oluşuyor ve aralarında karşılıklı bir şeyler başlıyor. gülüşmeler, birbirlerine takılmalar, her an yan yana olmalar, manidar bakışmalar filan. insanlar da anlamışlar artık havada aşk kokusu değil baya yanık kokusu var, çünkü ateş bacayı sarmış yanıyorlar aşktan. ve bundan tam 1 ay önce.. 13 Kasım Çarşamba günü bir ilişkiye adım atılıyor. iki taraf da şaşkın, iki taraf da sırılsıklam aşık!

en başından beri duygularından havalara uçan damadımız en başından beri ciddi olduğunu söylüyor. ''evlenicez biz! işte o kadar!'' sapına kadar romantik, dibine kadar centilmen hareketler karşısında kızımız ikna oluyor ve başlıyor evlenme planları. yıldırım gibi aşık olan bir çiftin yıldırım hızıyla evlenmeleri gerekirdi zaten :)

ve son 1 haftadır deli gibi bir telaş var. bildiğin ev düzme planları, şu nasıl olsun bu nasıl olsunlar, nerede otursak, düğünü nasıl yapsak, yok gelinlik yok kına gecesi derken baya baya düğün planlarına girişildi. ben tabi baya şaşkın, hatta şaşkınlıktan bildiğim tüm dilleri yuttum! gelin ayakkabısının altına kimlerin isimleri yazılıcak, gelin çiçeği kime atılacak bile düşünülüyor artık gerisini siz düşünün.


büyük gün yaklaşırken..

velhasıl.. epey heyecanlı bir olaymış evlenmek dedikleri. bu kadar ayrıntı, bu kadar özen, bu kadar stres ve yapılacakların tonla olması filan sabır taşı olmak gerekiyor. evet tatlı heyecanlar, hayatında 1 kere yaşayacaksın, varsın o kadar da stresi olsun tabi de.. yemeden içmeden kesilen bir gelin ve iki lafından biri ''halıları ayarladım, damatlık da tamam, mobilyalar zaten baştan belli'' olan bir damat olunca ortada, insan ister istemez bir durup düşünüyor, tüm bunlar gerçek mi diye. oturup kendine ''evlenmeye hazır mıyım gerçekten?'' sorusunu sorma kısmı çoktan geçildi ama insan inanamıyormuş harbiden ''nasıl yani ben şimdi evleniyor muyum!'' diye. ortada dönen tarihler de öyle uzak bir zaman değil üstelik. önümüzdeki yaz düğünümüz var dostlar!

en yakın arkadaşım evleniyooorr! başından beri okuyunca ben evleniyorum sandın dimi? heheheh ben de tam bunu istemiştim! adama böyle pislik yaparlar işte, öyle her okuduğuna ne inanıyon olm az bi sorgula. ama her ne kadar evlenen ben olmasam da hiç abartmıyorum yukarıda saydığım heyecanları, telaşları, stresi gelin ve damat kadar olmasa da ben de yaşıyorum bak orası kesin. çünkü gelinin en yakın arkadaşı benim ve bu yüzden bana baya sorumluluk düşüyor. tıpkı romantik komedilerde gelinin yanından bir an olsun ayrılmayan, iki dk önce gözü yaşlı bir halde arkadaşını izlerken iki dk sonra elinde gelin ayakkabısı birkaç isim daha ekleyen kapıdan dışarıdaki konukları izleyen, 5 dk önce ''hey dostum o gelinliğin sırtı öyle olmayacaktı derdin ne senin ha'' diye gelinlikçiye, düğün organizasyonu yapan şirkete, kuaföre çıldırırken 5 dk sonra ''her şey süper gidiyor'' diye deli gibi ortalarda koşturan gelinin en yakın arkadaşı gibiyim şu sıralar. sanırım şimdiden güç toplamam ve kendimi şarj etmem gerekecek. çünkü yazarken bile yoruldum tüm bu duygu dalgalanmalarından fiuff!

hiç abartmıyorum şimdiden başladı bu kişilik bölünmesi. arkadaşım bir gelinlik gösteriyor mesela ''tatlım senin belin ince bi kere diğeri daha çok yakışır'', damat geline trip mi attı başlıyorum damadı çemkirmeye ''yemin ediyom düğün günü kaçırırım arkadaşımı sus!''. çünkü biz buna değeriz sdfghjk. ama ne olursa olsun damat en ufak bir atışmadan sonra yapması gerekeni yapıp kızımızın gönlünü alıp gözlerinin içi gülerek ''seviyorum bu kızı! aşığım arkadaşına!'' demiyor mu, işte o zaman her şey tamam oluyor, en az arkadaşım kadar mutlu oluyorum. çünkü en yakın arkadaşlar böyledirler. ay gene içim titredi neyse öhömm..

tıpkı her ''gelinin en yakın arkadaşı'' gibi gelin saçı, gelinlik, kına gecesi, düğün organizasyonu, nikah şekeri, davetiye, ayakkabının altına yazılacaklar, gelin çiçeği kime atılacak ve daha bir sürü ıvır zıvır bir nevi bana ait gibi. tabii ki bunları temin edecek olan elbette damat, paşa paşa yapacak her şeyi yoksa bizden kız almak öyle kolay değil vermem valla kızı, kalır öyle ortada sdfghjk. zaten damadımız baldız baldız diye ufaktan gözüme girme çabalarında. valla her ne kadar damat da gelin gibi arkadaşım olsa da biz kız tarafıyız karşim, yapıcak bişi yok. ve bu yüzden işlerin en doğru şekilde yürümesi, en ufak bir pürüzde alternatifleri ve kriz yönetimini devreye sokacak olan, gelinin annesinden sonra benim. hatta gelinin anneciği S. teyzeciğim canım, biricik kızı evleniyor, gelinden daha duygusal ve telaşlı olacağı için hobaa tüm görevler bende.

gelin o sırada o hengamede kendinde olmayacağı için gelini en iyi tanıyan ve o düğünün en mükemmel şekilde olmasını isteyen bir ben varım haliyle bunların organizasyonlarıdır revizyonlarıdır (ki mesleğimiz gereği epey aşina ve alışığız hiç zorluk yaşamayacağız) hep bende. yani kısaca hoşgeldin uykusuz geceler, oradan oraya deli dana gibi koşturmalar. ama hiç de zoruma gitmiyor çünkü en yakın arkadaşımın bu özel anlarına şahit olmak, işin içinde olmak filan bunlar şimdiden içimi kıpır kıpır ediyor. dakika başı gözlerimden anime kızları gibi yaşlar fışkırmasa sorun yok da, daha planlar konuşulurken bile karşılıklı ellerimizi birleştirip gözlerimiz dolu dolu birbirimize bakıyorsak ben o karışıklıkta çok fazla zırlayış olacağına eminim. bir de şaka maka bana da alıştırma olucak bir nevi. gelinlik çağdayız sonuçta, yarın öbür gün kendi düğünümüz olunca apışıp kalmayalım sonra.


heyecan dorukta! gelişmeleri naklen yaziiciim efendim.

gelinin en yakın arkadaşı Reklamcıinsankişisi bildirdi. tatlılıklar ^_^