10 Ocak 2013 Perşembe

seviyorum işte var mı diyeceğin!

bugünlerde feci şekilde evcil hayvanım olsun istiyorum! hiç beklemediğim bir anda ya bir İran kedisi, ya King Charles ya da herhangi bir türden minnoşlar karşıma çıkıyor. eskiden kediciklerin köpeciklerin yanından geçerken titreyerek ve son duamı ederek geçen ben, şimdi gördüğüm yerde kucağıma alıp sonsuza kadar öpüp sevmek istiyorum. sokakta bulduğum bir kediciği kaptığım gibi kucağımda eve getirsem annemin yüzünün alacağı şekil ve çıkaracağı seslerden korkmasam ilk gördüğüm yerde bir minnoşum oldu olacak.

fobi denen şey ilginç mesela. düşünsene kediden köpekten korkuyorsun, hadi köpeği anlarım havlıyor filan ama kediden korkmak ayrı olay. kediden kaçan insan görüntüsünü düşündükçe kahkahalarla gülesim geliyor ve bana kendimi hatırlatıyor. şu aralar böyle güldüğümden anlıyorum ki, bence ben fobimi yenmişim! nasıl oldu bilmiyorum ama sanırım bunu başardım!

üniversiteye başladığım gün, kampüse girdim. abartmıyorum o kale gibi kapıdan girdiğim an adım başı 80 tane köpek gördüm! üstelik hepsi de bulldog! işte o an dedim ki ''Allah seni naapmasın Reklamcıinsankişisi, seçe seçe bu okulu mu seçtin! bildiğin bulldog mafyasının tam ortasındasın dostum!'' tabi böyle şuurlu şuurlu konuştuğuma bakma, altıma yapmam an meselesiydi ve derse de geç kalmıştım. 2 sene sonra, abim eve 2 tane Kanada kurduyla geldiğindeyse benim için son arzumu düşünme vakti gelmişti. bildiğin kurt! beyaz tüyleri ve masmavi gözleri olsa da basbayağı kurtlardı. bi gün balkondan bakarken tesadüfen görmüştüm kız olan arkadan erkek olanın üstüne çıkmaya çalışıyordu şapşirik sdfgghjk. çok tatlılardı salaklar ama kurtlardı işte sonuçta. bugün, ne zaman okula gitsem bizim okulun mafyası köpüşleri kucağıma alasım geliyor, ama bulldog olanlar hariç.



ben de Reklamcıinsankişisiysem kafama koyduysam yapıcam!


geçenlerde bi kız arkadaşımla finalden çıktık kampüste kütüphaneye doğru gidiyoruz. o köpeciklere nassıl içim gitti Allah'ımm. böyle sanki bi hata yapmış da gözleri dolmuş gibi bakması, başını eğip kendini sevdirmek için çabalaması.. hava soğuktu kucağıma alıp eve götürcektim resmen ama tam 1,5 saat yol gidiyorum metrobüse bineyim derken bi bakıcam yok gitmiş işte o zaman kendimi keserim! hadi yol olayını geçtim bi şekilde eve geldim diyelim, uuvvv evde kıyamet kopar. sen daha öğrencisin kendine bakamıyorsun bi canlıya bakmaktan söz ediyorsun diye bin tane zılgıt yicem. ki haksız da değiller.

sırf giydiği marka kıyafetlere yakışıyor diye, ya da kız/erkek tavlamak için gidip mal gibi evcil hayvan satın alanları düşününce acaba bir hayvanım olursa gerçekten iyi bakabilir miyim, altından kalkabilir miyim diye düşünmeye de başladım. bunu yapamazsam onlardan bi farkım kalmayacak ve bu en son istediğim şey. çünkü şaka bi yana bi canlıdan bahsediyoruz. ne bileyim ben kahvaltıdan nefret eden, poposunu kaldırıp da kahvaltı hazırlayacak bi tip değilim yapınca da gayet uyuz olarak yapıyorum. öğle ya da akşam da anca şekerim düşüp elim ayağım titreyince bi de üstüne King Kong gibi çıldırınca yemek yemek aklına gelen biriyim ve ona da kendime davrandığım gibi davranmak istemiyorum. çünkü cidden onu kendimden bile fazla düşünmek istiyorum(şu an bu cümleyi yazarken bile benim kesinlikle bi bebişim olsun istedim). ama sonra kötü ihtimaller aklıma geliyor. sonuçta her canlının bir ömrü var ve zamanı geldiğinde hepimiz gideceğiz. işte bu gerçeği düşününce, hayatımda hiç evcil hayvanım olmamasına rağmen içimin acıdığını hissediyorum. buna dayanabilir miyim bilmiyorum.

sanırım şimdilik uzaktan sevmem gerekecek ama bi delilik yapıp her an bir bebeğim(kedi ya da köpek hiç fark etmez) olsun diye bi mucize bekliyorum. bi sabah uyansam ve yanıbaşımda bir bebek, ah ne çok isterdim... dışarı çıkmaya üşenen ben her gün her akşam her sabah onunla gezmek için can atardım! bütün paramı ona üst baş, oyuncak bişiler filan almak için harcardım. yok yok ben galiba dayanamıycam, ya var ya şeytan diyor sabah kalk eve hayvanla gel! ANNE BABA BENİM HAYVANIM OLCAK HABERİNİZ OLSUN sdfghjk!!

evlilik çağındasın diyen mahalle baskısı bir yana, ben şu an koca değil evcil hayvanım olsun çok istiyorum. ki sanırım bu yüzden de evde... neyse tamam devamını yazmıyorum :)

5 Ocak 2013 Cumartesi

bütün bütünlemeler, size laflar hazırladım olm!

bugün hayatımın Emrah draması günlerinden birini yaşadım. müsaadenizle hemen başlıyorum.

sabah, günlerdir stres içinde gelmesini beklediğim ama bir yandan da o gün bişey olsun ve iptal olsun yok olsun falan yani hani böyle bi mucize olsun da kurtulayım istediğim Htr(History of Turkish Revolution), nam-ı diğer İnkılap Tarihi finali için feci bir baş ağrısıyla uyandım. öğrenci adam napar, son güne bırakır. ben naptım, son gün değil baya o güne bıraktım çalışma faslını. çünkü dün gece ayıptır söylemesi üstünüze afiyet reklam çektik de :P neyse efendim, yani o yorgunluk, beyin laçkalığıyla filan ben mümkün değil Lozan'a Mondros'a filan giremezdim. sabah kalkıp alelacele bişiler atıştırmanın ardından bi kahve yapıp ders çalışma denen işkenceyi, üstüne üstlük Tarih gibi, İnkılap gibi bir finale çalışmanın vehametini tatlılaştırmaya çalıştım. biraz baktım ama kendi kafasına göre takılan balık hafızamla değil o bilgileri aklımda tutmak, okula girdiğim an ''ya bi dk konu neydi pardon cnms?'' filan bile olabilirdim(şaka şaka abarttım).

evden çıktım. yol boyu insan kafalarının her biri benim için ayrı bir İnkılap konusuydu. ''aa bak karşıdan Amasya Genelgesi geliyor ne kadar kilo almış yaaa'' derken hemen ''uu Wilson İlkeleri bugün çok coolsunuz bayım;))'' dedim. sonra bi sesle uyandım ''sayın yolcularımız Zincirlikuyu bu yöndeki son istasyonumuzdur.'' eben dedim indim. çok zevkli ya hani, bu İETT bi harika dostum diyorum ya hani, metrobüs kesmedi bi de otobüse bineyim deyip bindim. elimde telefon, hala notlara bakmaya çalışıyorum, üstelik otobüste ve ayaktayım! yanımdaki adam da gözlerini belertmiş bakıyor, sanırsın film izliyorum he öyle bi dalmış ki. lan Allah'ın delisi, bildiğin tarih çalışıyorum Avatar mı izliyorum. kafamın sağıyla sağ tarafa 48520 numaralı bakışımı attım bi de ne göreyim boş koltuk! Allahhhhhh deyip taarruza geçtim ve oturdum oh be!

okula girip bizim meşhur yokuşumuzdan koşar adım inerken arkadan bir ses ismimi çağırdı, dersi birlikte aldığımız beybiler beybisi, bu sabah sınava girmeden saniyeler önce fakültenin kapısında cigaralanırken bi anda 'Yastık' lakabını taktığım arkadaşım geldi. ''saçından tanıdım arkadan'' dedi. ''nasıl yani:)'' dedim, ''çok cool'' dedi. cool saç? vaovv tenk yu beyb deyip naptın çalıştın mı soruları sorup birer cigara yakıp telaşla sınıfı aramaya koyulduk(ben o sırada hala maymunluk yapmaya çalışıyorum ''yaa düşünsene sınav iptalmiş meğersem böyle bişi yokmuş ehehe'') ve sonunda bulduk. sınıfa girdik herkes gelmiş tabi, Yastık ön sırayı gösterip oturalım mı deyince gözlerimi Pikachu gibi açıp ''heea öne oturalım zaten, saçmalamaaağğ!'' dedim ve arkalara süründük. arkada bi yere geçtik bizim bölümden çocuklar da oraya konuşlanmışlar. çocuğa diyorum ''canım yaa şu yana geçsen biz şuraya otursak?'' başladı yok geçmem banane kem küm. eee geçmezsen geçme deyip kız sağda ben solda çocuk ortada yerlerimizi aldık veee sınav başladı!


Allah'ım bu bir kabus olmalı!

sen bana bir vahiy gel, ben cevapları tıkııırr tıkırrr bir yaz, anam dedim neler oluyor. ve tahtada 90 dk diye yazılan sınav süresi sen meğersem 75 dk ol, hoca ''20 dk'nız kaldı'' deyince sınıfta resmen cık cıklamalarla gürültü koptu, kızlar ''aaaağğğ'' erkekler ''oğğğğğ''. hoca diyor ''neeeeğğ?''

sınava 5 dk kala son kontrolleri de yaptım ve hoca süre bitti dedi ve amfinin arkalarına gelip kağıtları toplamaya başladı. derken birkaç dk'dır başımda dikilip beni izlediğinden habersiz ben salak salak hala kontroller yaparken bir anda gülümseyerek ''bitti mi kontroller? ;)'' dedi ama bunu nasıl söyledi biliyor musun, böyle bildiğin gerilim filmlerindeki karakterler gibi. benim kafamdan aşağı kaynar sular sen dökül, hoca sen o kağıda kırmızı kalemle bişi yaz. bakmaya çalıştım ama ne yazdığını göremedim ve bi tek benim kağıdıma yazdı. felç geçirdim, o sırada Yastık montunu giyiyor ve fısıldayarak soruyor kızımm noluyor ne yazdı diye. ağzımı oynatmadan ''bilmiyırım'' dedim ve hiç birşey olmamış gibi amfiden hocaya doğru indik. artık o an nasıl bir inme indiyse şu an hatırlamıyorum ama bişiler sormaya başladım hoca dedi ki sen daha iyi bilirsin. ''hocam?'' filan dediğimin saniyesi bir soru bombardımanına tuttu beni, şu 15 yıllık eğitim hayatımda daha önce öyle şey görmedim. ''İlk milli direniş ne zaman?'' ''İzmir işgali bla bla..'' ben o an önce kör oldum ardından sırayla sağır oldum, sonra elim ayağım kesildi en son artık hafızamı kaybettim hatta ben kimim'e bile geldi olay. kem küm ettim ama kadın davasına öyle bi inanmış ki ''hee işte tıkır tıkır yazdın.. daha fazla üstelersen daha kötü şeyler olur. bütünlemede görüşürüz'' nasıl yaa, şu an lisedeyim de disipline filan mı gidiyorum neler oluyor diye içimden sorarken suratım yağmurda ıslanmış kedi yavrusu, çenem titriyor sağ yanağımdan pıt diye yaş düştü düşecek. daha fazla üstelemeyip ağır adımlarla çıktım, Yastık da manyak gelemedi orda kaldı. çıktım koridorda onu bekledim neyse 2 dk sonra geldi.

ay bu Yastık pompişi sen beni bir teselli et, ya nolcak ilk yakalanan sen misin sanki, hem büte kaldın yaparsın çalışırsın bu sefer filan dedi ama ben hala dinlemiyorum kadın acaba sabahtan beri beni izliyordu da son anı mı bekledi, yoksa son saniyelerde ben malak gibi telaş yapınca başımda dikilip o an mı gördü de ben hala ''hele hele:P'' diye yazarken diye hala ordayım yani. neyse gittik bişiler yedik cigara kahve derken atladık otobüse. yol boyu maymunluk yaptım durdum. kız da zaten ben ona Yastık deyip durunca o da bana maymun lakabını taktı. yalnız o değil, öyle saatler filan değil yalnızca dakikalar önce bitkisel hayata girip marula dönüşen ben şu an ''amaann ilk büt'e kalan ben değilim ki hoop hoop:D'' havalarındaydım.

benim hayal gücü hemen depreşmeye başlamasın mı (burda hemen filmlerdeki gibi hayale dalınca bulanıklaşıyor ya heh gene öyle olduğunu farzet.)
sanki herkes bana bakıp işaret parmağıyla beni gösterip ''hahaha salakk salakk! bütünlemeye kaldıı ahaha gerizekalı mal'' diye dalga geçiyordu. herkes bana bakıyordu ama herkes. bakmayanlar da yanımdan geçerken laf sokuyordu. yukarı baktım bulutlara. bulutlar Mondros'a giden atlıların dört nala giderken arkalarında bıraktıkları toz bulutuydu. tüm bulutların ortada buluştuğu kızıl çizgide Wilson bana bakıp ''uff snne be slk:s'' diye trip atıyordu. otobüs ani fren yapmıştı, atlılar gelmişti sanırım şimdi beni Erzurum Kongresi'ne götüreceklerdi. ''Maymunn.. düşünsene'' sesiyle irkildim. Yastık manyağı da hayallerime katkıda bulunmak istiyordu. o da bişiler dedi kahkahalarla gülüyoruz filan. şoför bir ani fren daha yaptı ve Uzunçayır'da indik. ''olamaz! hani Erzurum Kongresi'ne gidiyorduk, nereden çıktı şimdi bu metrobüs dostum what da f..k!'' dedim, ama içimden.

bu kez metrobüste hayal kurcaktık. cama yansıyan adam yüzleri birer tarihi karaktere dönüşüp kabusum oldu. bildiğin o an ciddi ciddi Sivas'ın yollarınağğ çıkaydım dağlarına tililili diye Sivas Kongresi'ne gidiyorduk. Allah'ımm iyi ki tarihi bir karakter değilmişim dedim, böyle yavuşak bi insan nasıl kongrelere, antlaşmalara, ateşkeslere gider yarebbim bi düşün ya bi düşün. kadının biri ''ay bu metrobüs nereye gidiyor ayol!'' diye çığırıp inince Yastık koştu oturdu hemen. hiç sormak yok canım oturur musun diye. neyse zaten hergün bu yolu gidiyorum ben alışkınım Emrah'ım ben direk dedim kaderime razı oldum. ve yeniden şaklabanlıklara başladık. ben bunun saçını çekiyorum kafamı çeviriyorum, bakıyorum bu benim saçımı çekiyor filan. sonunda metrobüs de bitip bu kez tramvaya binecektik ama bu kez ayrı yollara. silah arkadaşım, can dostum, cephelerde yıllar yılı direnişe birlikte göğüs gerdiğim canım arkadaşım Yastık'la şimdi ayrı yönlere giden iki ayrı tramvaya mı bincektik, oh my goodness demeye kalmadan onun tramvayı geldi arkasına bile bakmadan gitti pislik :D

ay tamam yeter içim bayıldı. benim bile içim bayıldıysa, düşün oturup tıkır tıkır yazıyorum, seni düşünemiyorum şu an. böylece bugün hayatımın ilk suç üstü yakalanmasını yaşamış oldum. töbe bismillah suç derken de masum bişiy, pembe bişiy. haa bu arada bunu okuyan sen bir öğrenciysen pembe filan derken özenme sakın, ben ettim sen etme. öğrenci değilsen sorun yok aynen devam.

30 Aralık 2012 Pazar

sevgili evren, şu işe bi elini at hadi gözünü seveyim

yılbaşı da neymiş ki ona özel yazı yazıcam. benim derdim başka.

geçen yılın sonu gibi yine aynı mavralar, aynı teraneler, kıpkırmızı kesilen dışarlar ve telaşla kıpkırmızı kesilen insanlar. en balık bakışım, en ukala ses tonumla ''gerek var mı? yooo'' deyip geçmek istiyorum ama maalesef deyip geçmek kolay değil, hayvanlar gibi çekmek zorundayız! aslında baya bayaa okkalı küfürler savurmak istiyorum ama küfürle bir yere varılabilseydi dolmuş şoförleri şimdiye Felix gibi uzaya gitmişti.

benim gibi düşünen insanlar olduğunu bilmeye ihtiyacım var. gerçekten. olay artık ''hay yeni yıl size girsin!'' durumunu çoktan geçti. insanoğlu keşke bütün bu yeni yıllara giremese, ki sadece kağıt üstünde yeni yıla giriyorlar pratikte geriye dönüş var. keşke en başa dönseler, aslında orada bile yatacak yerleri yok, çünkü şu an bi yerlerde eminim ilkel insan bile bu gerizekalılardan utanıyor! çünkü ''yılbaşıığğğ huooğvvvv'' diye neredeyse sokağın ortasında poposunu sallayıp Macarena dansı yapıcaklar. hatta hiç abartmıyorum neredeyse popolarını açıp ''ahahah yeni yıla popomu açıp girdim bana şans getirecekk!!'' diye sevinç çığlıkları atacaklar! çıldırmışlar! böyleleri yüzünden bazen insan olmaktan utanıyorum.

''nasıl reklamcısın, bu işlerin tam göbeğindesin bla bla'' diyenlere cevabım: sevmek zorunda mıyım? yooo. ayrıca ben insanlara bu ''salaklığı'' güzel, iyi, hoş göstermeye çalışan makinanın çarkında bir dişli de olsam benim o makinaya tapmama ve kölesi olmama engel asi ruhum var! sonuçta dünya kapitalist dünya, pılını pırtını toplayıp başka bi gezegene çekip gitmek de ne yazık ki şimdilik imkansız olduğundan, ''kalabalıklar arasında yalnız''metaforuyla idare ediciiz.


bir musibeti bin milyon nasihate yeğlerim!

keşke diyorum tam böyle dalıp gitmişken bi anda o Noel Baba gelip bu ''yılbaşıcıları'' korkutsa, bunlar bi güzel altlarına yapsa, ay ne gülerim yaa. sadist değilim elbette, ''musibetin'' zaman zaman elzem olduğuna inananlardanım. keşke böyle bişi olsa ve ben de buna şahit olsam. ''hahaha embesillerr!!'' diye haklı olmanın gururunu yaşasam bağıra çağıra. ve bütün bu güruh akıllansa, adam gibi 31 Aralık'tan 1 Ocak'a geçse, poposunu sallamadan. ama böyle bişey hiçbir zaman olmıycak. embesillerin sayısı gitgide artıcak ve ben ve benim gibiler kendimiz yırtarcasına çıldırmaya devam edicez. yıl olarak ilerlesek de ne yazık ki zeka olarak sistem tersine işliyor.

şu birkaç gün dışarı çıkmamak için çok çabaladım. bu salaklık yalnızca tv kanallarıyla sınırlı kalsın istedim, ama dedim ya aynı gezegendeyiz nereye kaçıcaksın ve maalesef dün bi alışveriş merkezinde kısa bi işim vardı. naparsın, istemediğin ot burnunda bitiyor işte. yol boyu kendimi yedim, şimdi o boş kalabalık, o aptallık arasında kalpten gitmem umarım dedim durdum ve sonunda kapıdan girdim. daha kapıda benim cinnetim başladı. kırmızı halı sermişler, millet de kendini bi bok sanıp tın tın yürüyor. Allah bazı insanları ibret olsun diye yaratmış buna artık eminim. ulan gerizekalı, sen orda Oscar mı kazandın da bi havalar bi tafralar. alt tarafı kıçı kırık bi avm'ye gelip iki vitrin bakıp gideceksin geç git işte. hızla transit bi şekilde yanlarından geçip içeri girmeyi başardım. her adımda ayrı bir cinnet keyfi yaşadım. yürüyen merdivene ulaşmaya çalışırken öpüşen vıcık vıcık çiftleri yarıp aralarından geçtim bu kez teyzeler halalar çıktı önüme. engelli koşu misali, adeta bir Mario gibi binbir mücadeleyle yürüyen merdivende de bu kez önüme dikilmiş bıyıklı amca. Allah'ımmm adamın dibine girmişim ''şeyy.. pardon.. pardooon'' diyorum sesim çıkmıyor amca önümden çıkmıyor tam bir kabus! neyse merdiven de bitti. hoop adımımı attım bu kez sevgili ergen kızlarımız. o sesleri, o konuşma tarzları, hayata karşı 7/24 tripleri. valla artık gözüm döndü çarpa çarpa geçip onlardan da kurtuldum. gideceğim yere girdim bu kez gerizekalı birkaç ''karşı cins''. bu aralar yeterince feminist ve adamların en ufak bi falsosunu yakalayıp öfkemin haklılığını kanıtlamak isteyen, adeta bir barut olduğumdan ötürü öffleyip püfleyip çarpıp çarpmadığımı umursamadan girdim işimi halledip çıktım. fakat o da nesi! kabus geri dönmüştü. her gelişin bir dönüşü vardı ve o alışveriş merkezinin çıkış kapısına giden yol benim için gerçek bir korku tüneliydi! yarış başladı! ve o korkunç korkunç Noel Baba oyuncaklarının sesleri, her yer parlıyor, her yer uyuz filan.. hepsi bitip kapıdan çıkmayı başardım ve yarışmayı 1. bitirenler gibi zaferle ve hafif bir yorgunlukla yoluma devam ettim. hafif de bi rüzgar esiyor, fonda inceden yağmur çiseliyor, tamam dedim sen tam film insanısın şu an.

Kafka'nın Milena'ya mektubunda dediği gibi ''sanki denize düşmüş oradan oraya sürüklenip duruyoruz.'' Sevgililer Günü, Anneler Günü, Babalar Günü, Ebeler Günü diye her şeyi bir kutuya koyup o kutuyu elden ele taşıyoruz ama kimse o kutuyu açıp içine bakmayı akıl edemiyor. kutu boş, bomboş! işin kötüsü bu salaklık her sene tekrarlanıyor hıaağğğ!!!


neden yeni bir şeyi kutlama gereği duyuyorsun sevgili insanoğlu? her yeni şeyi kutluyor musun da her yeni yılı kutlamak zorunda hissediyorsun? sana akıl verilmiş, neden onu kullanmıyorsun? nolcak, yine aynı salaklıkları yaşayıp aynı hataları yapıcaz. sen yine aynı sen, hayatındaki insanlar aynı, hayatın aynı. yani dekor ve senaryo aynıyken karakter niye değişsin? o aldığın bilet, hiçbir zaman tek bir maddesini bile uygulamadığın o listeler, yaptığın heyecan.. salak bir varlık olarak yaratılmadın ama salak olmaya çalışıyorsun, acınacak haldesin insanoğlu. yeni bi yıla değil de yeni bir evrene mi gireceksin, 1 Ocak sabahı insan değil de başka bir yaratık mı olcaksın da heyecan yapıyosun? ne gibi bi değişiklik istiyorsun sevgili ''yılbaşıcı''? valla menümüzde bir tek ''insan olmak'' var ve sen bunu bile eline yüzüne bulaştırıyorsun. e ne diyeyim, eline sağlık.




siz 2013'e girmek istiyorsunuz ama belki o sizi içeri almak istemiyor. bunu hiç düşündünüz mü? hayır. düşünseniz iyi edersiniz. neyse hadi mutlu yıllar :)

27 Aralık 2012 Perşembe

bi de bakmışsın U dönüşü

her şey aynı devam edecek sanırken bi anda sana öyle bi aydınlanma gelir ki, inanamazsın.

uzun değil, çok kısa süre önce ölüp bittiğin insanların gayet sıradan hatta sandığından daha gerizekalı olduklarını görürsün. çok iyi anlaştığın arkadaşların aslında hiç de anlaşamayacağın tiplermiş meğersem. ''allam nolursun beni sevsin.. ya hayır yani gayet de taş gibi insanım niye bişey olmuyor ki:/'' diye kendini yiyip bitirdiğin tipler de aslında o kadar salak tiplermiş ki. hatta artık tahammül bile edemediğini farkedersin. kim derdi ki geceleri rüyalarına giren, bir an olsun aklından çıkmayan, iştahını kesen ya da dertten ve fazla düşünmekten öküz gibi yemeğe abanmana sebep olan insan günün birinde gözünde minicik, ufacık tefecik içi dolu aptallık bi yaratık olacak, ama oluyormuş, ve süpermiş!

bi anda hayatına giren bu aydınlanmayla, daha önce düşünmediğin şeyleri düşünmeye başlarsın. mesela daha önce kafana taktığın bir şeyi artık aklına bile getirmezsin. takıntı halini alan şey yalnızca saçmasapan birşey olup çıkar. kendini tanıyamazsın ''noluyo lan bu ben miyim olumm!'' bile dersin, ama içinden(sana tavsiyem dışından deme delirdin sanırlar).


dikkat! aydınlanayım derken elektrik çarpmasın

bu aydınlanmanın yaşla da bi ilgisi olduğunu düşünüyorum, hatta gayet de yaşla ilgili. çünkü hayatında 1 sene içinde bile neler neler oluyor, başına neler neler geliyor ve 1 ayda bile bambaşka biri olabiliyorsun. boru değil, tecrübe ettiğin, öğrendiğin, ders aldığın şeyler gitgide fazlalaşıyor. durum o kadar komik bi hale geliyor ki, ''ya ben geçen ay bu salağa mı aşıktım ayol'' bile diyorsun. bu senin şıpsevdi olduğunu gösteriyor olabilir, ama illa da şıpsevdisin anlamına da gelmiyor, dediğim şekilde de olabiliyor. çocuk/kız öyle bişey yapıyor ki aniden Türk filmlerindeki gibi ''görüyorumm görüyorum'' diye bağırıp bunun gerçek yüzünü görüyorsun ''eiyyy ne kadar malmış bu len!'' deyip ufaktan uzuyorsun. ya da mesela her zaman her yerde olduğu gibi, fazla değer verince bunun oturma yerleri arşa değiyor, selam sabah hak getire. Allahın amelesi ya, sen kimsin ki kaçıyosun, bekle kovalarım! ya da hoşlaşma dışındaki mevzularda ''ay inanmıyorum geçen hafta beynimi söken şey bu muydu yaa, i don't believe my eyes!'' diyorsun mesela.

şimdi bu aydınlanmanın iyi yanları olduğu gibi acayip saçmasalak yanları da var. yani tamam aydınlanıyorsun, içinde pencereler açılmış gibi püfür püfür oluyorsun filan iyi hoş da, her güzel şeyin bir de yan etkisi var. misal, daha önceden dert ettiğin şeyin artık ''benden sonrası tufan'' halini almasıyla umursamaz biri olabiliyorsun. umursamaz olmak çoğu zaman ferah bişey olsa da bokunu çıkarmamak lazım. mesela düşünmen gereken şeyler arada kaynıyor, dert etmemen gereken şeylerle döne döne lavabo giderine yol alıyor. ''enemmmm hayırr olamazz!!'' diye arkasından baktığın şey, filmlerdeki gibi kızın lavaboya düşürüp giderde dönüşünü izlediği tek taş, küpe, ya da bilumum bişey değil basbayağı önemli bişey oluyor. bişeyin tarihi geçiyor, yapman gereken günde yapmıyorsun, geç kalıyorsun, önemsemiyorsun filan ve puwww!!!

yani dünya dikime minare derken o minare gelip... öhöm çok pardon. yani neymiş, aydınlan ama edebinle adabınla aydınlan, ne o öyle her şeyi boşverip hedonist hedonist gezmeler, hiç yakıştıramadım.

4 Aralık 2012 Salı

kimseler bilmezken..

üzgünken herkes gelip aynı şeyi söyler ya hani ''üzme kendini, şimdi üzülüyorsun ama her şey güzel olacak''. iyi de neden bunu söylüyorsun ki? belki oturup hayvanlar gibi üzülesim var. oturup gözlerim şişene kadar ağlayıp, ciğerlerimi koparırcasına kahrolmak istiyorum belki. ''saçmalama, neden üzülüyorsun üzülecek ne var?'' eben var canım. neden pıt pıt yanıma gelip hiç üşenmeden bütün bunları söylüyorsun ve beni kızdırıyorsun sevgili gerizekalı!

çünkü şimdi ağlamazsam bir daha hiç güçlü olmayacağım. şimdi ağlarsam arınacağım ve belki bir daha ağlamama gerek kalmayacak. şimdi ağlamalıyım ki sonradan o ağlamalar birikip beni mahvetmesin.


ne bilsin senin yaşadığını, sen olmayan

çünkü insan bazen ağlamak ister. bi sürü hatalar yapmıştır, ama hayatın koşuşturmacasına öyle dalmıştır ki farketmez bile. hata yaptığının farkında olmayan her insan gibi, çamura bata çıka yoluna devam eder, üzerindeki çamurları görmeden. çünkü gündelik hayat sana üzülmek için vakit tanımaz, hele hele ağlamak için asla. ki bunu aptalca bulur.

hayvanlar gibi üzülmeyi özlersin ama gündelik hayatın katı kurallarıyla etrafın çevrilmiş güçlü görünmek için kendini yırtarsın. kolalanmış gömlek yakası kadar katı ve dimdik durursun ama içinde naftalinler ağlar. mahvolursun güçlü görünmekten. için deli gibi ağlamak ister ama katı hayat ve katı insanlar ağlamanın güçsüz aptallar için olduğunu söylediği için, öyle öğretildiği için ağlayamazsın. mecburiyetten ağlayamazsın, güçsüz görünmekten ölesiye korktuğun için.

hiç gerek yokken hadsiz bir şekilde hayatına lanet olasıca bir adam/kadın girdiği için, kader sana bunu reva gördüğü için, bunu yaşayacak ne yaptığını sorgularken hayvanlar gibi ağlamak istersin. ama aşktan değil, nefretten bile değil, öfkeden.

aptal insanlara, arkadaş olarak bile göremeyeceğin sümsük tiplere dostum, kardeşim, canım ciğerim dediğin için ve bunu çok geç anladığın için anırarak ağlamak istersin. paylaştığınız her şey, beraber güldüğünüz beraber içlendiğiniz her şey yalan olur gider, işte buna ağlamak istersin. ya da elini neye atsan bir türlü işinin rast gitmemesinden, neye dokunsan bozmaktan dağıtmaktan herşeyi mahvetmekten, işte bunlar yüzünden ağlamak istersin. işte o üzülme diyenler, bir gün her şeyin güzel olacağını söylerler ama derine inmezler, detaya girmezler. yüzeysel, geçici bir teselli müsveddesi yalnızca. hastayken sana ilaç vermek yerine iyileşeceksin der gibi.

hep yanlış tiplere aşık olup kahrolmuş olsan da bir gün O'nu bulacağını, bir türlü yolunda gitmeyen işlerinin bir gün yoluna gireceğini ve bir düzen oturtup sonunda artık kök salacağını huzur bulacağını söylemezler, sen de herşeyi unutup ama herşeyi bir bir hatırlayarak orada öylece üzülüp kahrolduğun için bunları düşünmezsin ve bunlar hiç söylenmemiş olarak kalır bir köşede sır gibi. sen bunların varlığından bile habersiz, herşeyin hep böyle aynı şekilde gideceğine inanıp hayvanlar gibi kahrolup umutsuzluk içinde bitap düşersin ama etrafındaki şunlar bunlar sadece gelir geçer, ağız oynatıp gider. duymazsın bile, çünkü yine aynı şeyi söylüyordur dilleri. ''üzülme''.

ve kendine sorarsın: bu kadar mı? hepsi bu mu? sadece üzülmeyeyim öyle mi?  bu kadar kolay yani?..

4 Kasım 2012 Pazar

bazen odun, sadece odundur

bazı kızlar bazı erkekler kadar duygusuzdurlar. onları karşılarındaki delice romantik ve en önemlisi acayip centilmen sevgilileri bile yumuşatamaz. adam deli divane peşinde, sürprizler, sadakat ve büyük sevgi. kızın suratı ise ''ee napiyim yani'' bakışıyla donmuş kalmış bi halde. kız arkadaşları ''kızımmm deli misin çocuk nasıl seviyo seni!'' diye kıtır kıtır kızın beynini yese de kız işte bu kadar odundur. yani odunlar sadece erkeklerde olmuyormuş. sevinin erkek insanlar!

ama bi de bazı erkekler de o bazı kızlar gibi karşılarındaki, onları anneleri kadar değil belki ama neredeyse anneleri kadar sevip koruyup kollayan kız karşısında bile yumuşamaz. kızın sempatik halleri, lafta değil cidden anlayışlı tavrı ve adamı her haliyle olduğu gibi seven duruşu adama kıro görünür. fazla naz aşık usandırır, fazla aşk g.t kaldırır. bu maalesef böyledir.

ilişkinde nasıl biri olduğun çoğu zaman senin nasıl biri olduğunla paralel olsa da karşında seni çileden çıkaracak kadar senin zıttın biri varsa, o ilişkide sen sen olmaktan çıkabiliyorsun. kırmızı başlıklı kızın aslında kurt olduğuna, kurtun ise masum olduğuna ihtimal vermeye başladığın zaman anlıyorsun ki, insanlar o maskelerini asla ve asla çöpe atmıyorlar.

mesela sen bir kızsın ve çok sevdiğin bi sevgilin var. o da seni seviyor, en azından öyle görünüyor. fakat sen o heyecan ve sevgi patlamasıyla adama şakır şakır güven duygundan yaptığın konfetileri başından aşağı döküyorsun. fakat o güven konfetileri yukardan şarıl şarıl boşanırken şanssızlık bu ya, bi tanesi gelip çat diye adamın gözüne battı. işte şimdi senin için tehlike çanları çalmaya başladı küçük kız. çünkü bazı insanlar onlara güvendiğini öğrendiği an, ona güvendiğin için seni pişman etmek için elinden geleni yapmaya koyulur. sonra bi gün bi de bakmışsın, büyük sevgiyle adamın başından aşağı boca ettiğin güven konfetileri çöplükte parıl parıl parlıyor. yani adam o konfetileri alıp çöpe atmış. çünkü o adam kendisine güvenilmesini, değer verilmesini ve sevilmeyi istemiyor. arıza bi tip olduğu daha baştan belliyken, sırf o arızalı hali sana çekici ve farklı geldi diye o cızırtı sesleri bile sana tatlı geldi ve peşine takıldın. fakat ne gerek var şimdi, kırmızı başlıklı kız gibi kurtu masum sanıp peşinden gitmeye.


nereye kadar kaçacaksın?

mesela sen bi erkeksin ve bi sürü bi sürü ilişkin oldu. bir-iki ciddi ilişki dışında çoğu kısa, günlük, gecelik şeylerdi. ama mesela mutlaka biri var hiç unutamadığın. şimdi birine bağlanamamakla övünsen de mutlaka var. çünkü onu gerçekten sevmiştin. ve şimdi artık ciddi bişiler yaşamak istemiyorsun. çünkü acı çekmekten, başka hiç bir şey düşünmeyip durmadan tek birini düşünmekten ve sevmekten kaçıyorsun. yani aslında korkmuyorsun, kaçıyorsun. fakat senin aslında acı çekmek sandığın şey, artık güzel bir şeyler yaşayamayacağına olan büyük inancın. inatçı önyargın. kadınları genelliyorsun, çünkü kaçıyorsun. kaçıyorsun ve bu yüzden kadınları genelliyorsun. sevmek aptalca geliyor sana artık. çocukça geliyor, çünkü sen artık koskoca bi adamsın. dimi?

böyle davranarak, annesinin süt içirmeye çalıştığı, yüzünü ekşiten koca yanaklı bi oğlan çocuğu gibi görünüyorsun. karşındaki kişi senin annen ve sen o sütü içmezsen boyun uzamıycak. böyle davranmaktan vazgeçmeyişinin bir diğer sebebi, küçük bi oğlan çocuğu gibi davranarak kızların sana şefkatle yaklaşmasını istemen. ve kimse, şefkat duyduğu birinden kötülük göreceğini düşünmez. bu düşünceyle yola çıkıyorsun.  ve şimdi karşındaki kişi seni gerçekten seven biri ve onu sevmezsen kalbin hep öyle küçük ve kupkuru kalıcak. 60 yaşına gelmiş, hala yapayalnız ve hala kadınlardan şikayet eden huysuz bi amca olmak istiyorsan buyur, kapı hemen karşıda. git ve twitter ya da feysbuktaki kızları ayartmaya devam et. tıpkı küçükken annenin içirmeye çalıştığı sütü içmek istemeyince yaptığın gibi kaç. yani 6 yaşındayken nasılsan 60 yaşındayken de öyle olucaksın. bi kısır döngünün içinde hiçbir şeyi değiştirememiş biri olarak kalıcaksın. ve şimdi ''bi kadına güvenip onu sevmek mi? olm salak mısın?'' diyorsun ya, 60'ına geldiğinde işte bu sözü senin için söyliycekler ''bi kadına güvenip onu sevmemiş mi? olm salak mı bu amca?'' evet, hayat tam da böyle bişey. yani her şey iş, çalışmak, para kazanmak, o duygusuz kısa maceralar, ya da kızlar değil. kız düşürmek isterken bi gün öyle bi düşersin ki.. senin için hayatın anlamı sadece bunlarsa, sen işte bunlarsın ve sadece bu kadarsın, sakın kendinle övünme.

30 Ekim 2012 Salı

üşengeç yazı

(bu yazı tüm üşengeçlere ithaf edilmiştir)


hiç üşenmeden kalkıp içimdeki üşengeçliğe ''hey dostum derdin ne senin ha!'' diyesim var. o üşengeçlik ki en pis bişey.

acıkınca kalkıp bişi yersin dimi? ama tipik bi üşengeçsen karnındaki gurultuyla bi beste bile yapabilirsin.

uykun gelince uyursun dimi? ama tipik bi üşengeçsen, esnemekten gözlerini açamayıp, esnedikten sonra ağlamışsın gibi gözü yaşlı, kedi gibi yorgun yorgun bakarsın, normalde üşenip yapmadığın şeyleri bile yaparsın, oyalanırsın ve sana asla uyumaman söylenmiş gibi uyumazsın.

mevsimi hiç fark etmez, için kıpır kıpır olup ''bi koşu aşık olayım bari'' deyince aşık olursun dimi? ya da bunu sen demezsin de için der ve sonra olursun. ama tipik bi üşengeçsen, ''şimdi kim uğraşcak, hiiç rahatımı bozamam valla'' deyip belki de karşına çıkan ruh ikizinle hayatının aşkını yaşayıp mutlu son yazma ihtimalin varken bi çay koyarsın. hepsi bu. pardon pardon, onu bile yapmazsın, çünkü sen bi üşengeçsin!


hastasıyız hastalığımızın
 
sanırım zamanımızın hastalığı bu: üşenmek. ne zamandır uyanmak istemeyen, acıksa da karnını doyurmaya üşenen, uykusuzluktan kırılsa da uyumaya üşenen tipler halinde zombi gibi dolanıyoruz ortalarda. aramızda tüm bunlara üşense de hiç üşenmeyip aşık olanlar var mı bilmiyorum ama bu gidişle üşenmekten bile üşenir hale gelmemiz çok da uzak değil. ki sanırım ben o şanslı ''üşenmeye bile üşenenlerdenim''.


işin ilginci, temel ihtiyaçlarımı doyurayım bana yeter diyen garantici tipler bile bu haylaz 'hastalığın' pençesinde. ya da mesela, her şeyiyle mükemmel denecek kadar dakik, mantıklı, disiplinli, kuralları ve duvarları olanlar bile zaman zaman üşeniyor dostum. iyi ki üşeniyor, iyi ki bir biz üşenmiyoruz. bilirsin, kimse herhangi bir şeyi yalnız yaşamak istemez. en azından mağduriyetleri. çünkü biz ''birimiz hepimiz için'' diyen bi türüz. beraber yürürüz bu yollarda, beraber ıslanırız yağan yağmurda. başka türlüsü olmaz, içimiz el vermez. çünkü ne kadar güçlü görünmeye çalışsak da biz hepimiz bi zamanlar çocuktuk. ve nasıl da hiç üşenmezdik. şimdiki halimize bakılırsa, bi an evvel bi yolunu bulup o günlere ışınlansak şahane olucak. ya da daha iyisi gelene kadar en iyisi hastalığını sevmek. geçmiş olsun hepimize.

21 Ekim 2012 Pazar

Kendine çaylak demeyi seven alt yazılı reklamcı adayı: Reklamcıinsankişisi

Son röportajımızın üzerinden epey zaman geçmişken kendisiyle yeni bir röportaj farz olmuştu. Reklamcıinsankişisi ile gerçekleştirdiğimiz samimi röportaj için hazırsanız başlıyoruz.


Neler yapıyor Reklamcıinsankişisi, son röportajdan beri neler değişti hayatında?

1 yıla yakın bir zaman oldu sanırım. Okul bitiyor bu sene, yazın Reklamcılık Vakfı'nın Çaylak Kampı vardı, romanımın 1. yaşı doldu, blog 2. senesini doldurdu derken baya yoğun bir seneydi. Neler yapıyorum, yazmaya eleştirmeye ve delirmeye tam gaz devam ediyorum. Bir hamuru yoğurur gibi ya da ödevmiş gibi kendimi geliştirmeye çabalıyorum. Ve tabii geçen seneye göre artık bir şeyleri daha net görebiliyorum, her ne kadar çocuk kalmak için çıldırsam da büyüyoruz en nihayetinde.


Çaylak Kampı ile ilgili uzun bir yazı dizisi kaleme aldın. Kısaca bahsetmek gerekirse, neler kattı sana?

Bir kere çok iyi reklamcılarla tanıştım. Vodafone için reklam kampanyası yapmaya çalıştık, her ne kadar 1. olamasak da ustalarımızın beğenisi ve güzel yorumları bir çok şeye değerdi. Stresi, şaşkınlığı, yorgunluğu ve sevinciyle gerçekten güzel bir deneyimdi. Yeni arkadaşlarım oldu, hala görüşürüz. Bunun dışında bir ajansa aşık oldum, ciddi ciddi birine aşık olur gibi bir ajansa karşı boş değilim. Tabi kendisi bilmiyor, şimdilik platonik.


Yeni şeyler yapmayı seven birisin. Yeni bir şey varmı?

3-4 aydır delice istediğim bir şey vardı, çok uğraştım her aşamasıyla tek tek ilgilendim fakat olmadı, bir pürüz çıktı ve maalesef bitirmek zorunda kaldım. Ama onun dışında çok yakın bir zamanda çok istediğim bir şey var onu gerçekleştirmek istiyorum. Herkesin bildiği bir şeyle ilgili ve adımı çok duyacaksınız.



REKLAMCILARIN DİNLERİ VE TANRILARI KENDİLERİDİR

Gerek blogunda gerek Twitter'da düşündüklerini çekinmeden söyleyen bir halin var. Sivridilli olduğunu düşünür müsün?

Sivridilli olmaya çalışmıyorum, dürüst olmayı seviyorum. Birilerinin gözüne girmek ya da kendimi beğendirmek gibi amaçlarım yok, olduğum gibiyim. Belki burcumdan dolayı, Akrep olmamın etkisiyle(neyse ki yükselenimin Yengeç olması dolayısıyla tipik bir korkulan Akrep olmaktan kurtuluyorum) belki de karakter olarak 'sivri' olmayı seviyorum. Tabii kastettiğim sivrilik diğerlerine zarar verecek türden bir sivrilik değil, hiç yoktur öyle karanlık tarafım. Benim sivriliğim daha çok kendimi direkt olarak ifade etmem ve sıradanlıktan kaçışım.


''Reklamcıların dinleri ve tanrıları kendileridir'' diyorsun. Yine iddialı bir söz bu. Ne anlatmak istiyorsun bununla?

Reklamcılar kendilerini çok önemserler. Hatta öyle ki bu önemseme hali bazen narsistliğe bile uzanabiliyor. Derine inip altında yatan sebepleri düşünürsek, bir şey yaratmanın verdiği hazla reklamcı kendini Tanrı olarak görmeye başlıyor. Genellemek yanlış fakat tanıştığım Kreatif Direktör'ünden Ajans Başkanı'na, stajyerinden Metin Yazarı'na bu tapınmayı çok net gördüm. Edebiyatçılarda vardır bu Tanrıcılık, kitaplarını çocukları gibi görürler ama en çok da bir Tanrı gibi bir şey yarattıkları için bir süre sonra Tanrı olduklarına inanırlar. Şizofrenik ama gerçek. Reklamcılar da en kral narsistlerdir.


Yeni yetişen bir reklamcı adayı olarak bu narsistliğin sende de olduğunu düşünüyor musun?

Ego hepimizde vardır, yok diyen yalan söylüyordur. Hele ki yaratan insanlarda. Fakat narsistlik cidden farklı bir boyut. Yıllardır reklam sektöründe olan adamlarda narsistlik yoktur mesela, adam açık açık Tanrı gibi yürümeye başlıyor, her şeye o gözle bakıyor filan. Yani reklamcılıkta ne kadar sahne tozu yutmuşsanız, Ben dinine tapınma dereceniz de bir o kadar artıyor. Öyle biri olacağımı sanmıyorum, çünkü sadece reklamcılık yapacak biri değilim ve hayatımın tümünü sektördeki bütün o 'Tanrı'ların arasında geçirmeyeceğim şükür ki. Ki sırf reklamcılık yapacak olsam bile o taraklarda bezim yoktur. Dışardan egom varmış gibi dursam da, doğallık ve mütevazılığa ve öyle insanlara bayılırım. Narsist gibi duran hareketlerimde aslında kendimle dalga geçtiğimi bilmezler. Alt yazılı biri olduğumu düşünüyorum ya da belki de prospektüsü okumak gerek. Her şeyi fazlasıyla ciddiye alan insanlardan olmak en büyük korkum.


Tek kelimeyle kendini anlatsan?

Manyak.


Kendine çaylak diyorsun. Nereden geliyor bu çaylaklık hali?

Yazın Çaylak Kampı'yla birlikte gelen ve bana çok tatlı gelen bir ünvan bu. O günden beri kendime çaylak demeyi seviyorum.



Nasıl bir reklamcı olacağını düşünüyorsun? Var mıdır öngörülerin, hayallerin?

Yarın ne olacağını bilemeyiz, ama ne olacağımı belirlemiş olmam, kendime ait bir tarzımın olması ve ilgi alanımın sadece reklamcılık olmaması iyi hissettiriyor. İyi bir reklamcı olacağıma inanıyorum, çünkü reklamcılığı gerçekten seviyorum. Sevdiğiniz bir şeyde başarısız olmanızın zor olduğunu düşünüyorum. Mükemmeliyetçi bir yapım vardır, eminim ki kendimi paralayacağım. Fakat bu iş ekip işi olduğu için, yetenekli ama her şeyden önemlisi iyi insanlarla karşılaşmayı umuyorum. Tek başına iyi olmanız, ya da iyi olacağınıza inanmanız yetmiyor, Sartre'ın bahsettiği 'others'(diğerleri) her şeyi değiştirebilir. Bahsettiğim 'Tanrıcılık' tarzında değil ama Ogilvy ustanın bahsettiği yıllar süren süperstar reklam kampanyalarının yaratıcılarından olmayı çok istiyorum, daha doğrusu hedefliyorum. Gerçekten Reklamcıinsankişisi olacağım.

16 Ekim 2012 Salı

büyüdüm büyüdüm sanırken büyüyen sorumluluklarmış ben yine de direndim

Annem ve Babam 3 gün önce Paris'e gitti. giderken bolca ''macaron getirin unutmayın nooğğluurrr :'( '' şeklindeki yalvarmalarımla adeta küçük bir çocuktum. gelelim konumuza. pazar gününden beri cCc evin reYizi cCc benim. bunun hissettirdiği ''uu beybii koskoca ev benden soruluyor fiççuvv fiççuv!'' havası afrası tafrası bir yana, gayet de söke söke o evin işleri de bende soruluyor haliyle. bulaşığıydı çamaşırıydı yemeğiydi tozuydu derken pazar gününden beri sen de anne, ben diyeyim umutsuz ev kadını oldum çıktım.

tabi şimdi burda böyle ahkam kesiyorum ama son 3 günde ne pişirdin dersen, ben tut hiç içinden yemek yapmak gelme. tabi bi de bunda, 12 gün önce sigarayı bırakmış olmamın etkisi de var bence. sigara içmiyorum madem, kendimi şımartayım bari diyorum içimden herhalde bilmiyorum. ya bi de şey var, filmlerde filan hep bana acayip karizma gelmiştir. kadın böyle ağzının kenarında sigarayla bulaşık yıkayıp yemek hazırlar filan. yapmadan durur muyum, bi kere yapayım dedim benim o kemçük ağzımın kenarındaki sigara lavabonun içindeki içi su dolu bardağa şloğp düştü :( yani bana göre değilmiş filmlerde görüp de özendiğim hareketleri yapmak. şimdi artık sigara diye bir şey hayatımda olmayınca, ne yapayım öyle ev işini çok afedersin.

utanmayıp sen kalk delice savunma mekanizmaları geliştir bi de ''yaee zaten mevsim değişikliğinden şimdi hiç ev yemeği yiyesim yok böyle iyi yaee ımm bu pizza bi harika dostum!'' diye. tamamen hazır gıdalarla besleniyoruz güzel güzel. yarın öbür gün yüzümüzde fast food şeklinde boynuzlar dev benekler heykel gibi fast food şekilleri çıkarsa şaşırmam. (hayal gücüne gel yalnız jsdfghjk.)

şimdi yanlış anlaşılma da olmasın, yemek yapmıyoruz diye de yemek bilmiyoruz gibi bişi anlaşılmasın. aslanlar gibi evlenilecek insan çizgimizden kaymıyoruz hsdfghj. fırsatını bulup aslanlar gibi yemek de yaparım yani ne ki elime mi yapışır, hiç. yemek de yaparım reklam da yazarım oluumm ayık olun ^_^


romantikliğin suyunu çıkardım, su çok güzel gelsene ^_^

velhasıl, bizim pederle valide hanımlar Paris'teler ama sanırsın ben Paris'teyim. özellikle 2 gündür bir romantiğim ki.. çünkü sanırım Paris'in adı bile yetiyor benim bu hale gelmem için. bir virüs gibi evimize Paris ve romantizm rüzgarları esti. neredeyse buzdolabına iltifatlar edip, tost makinasına yazıcam, bunlar kesmeyip bir de üstüne odamdaki çalışma masasına dm'den yürüycem lan psdkljfl.

dışardan bakanlar bu halimi anlıyorlar mıdır bilmiyorum ama mesela artık olaylara capon gibi gözlerimi kısarak bakıyorum misal. ne bileyim, olmaz ama öfkelenirsem içimde resmen pikachu sesi yankılanıyor, Pokemon'da çook şeker bi Jigglypuff vardı ya hani, heh işte içime o kaçıyor ve o minnoş sesiyle öfkeleniyor. pamuk şeker olasım var ama bu saatten sonra olmaz, geç kaldım sanırım. 5 yaşında başlıyolar ona bildiğim kadarıyla. yani bayaa bi sene geçmiş yazılmam için. ha ama Darth Vader olsana dersen, ölürüm yoluna gül dökerim yollarına, canımın içi Darth Vader aşkım kalp.





ps. olm ev işlerinden bi müddet de olsa kaçıp saklanmaya niyetleneyim dedim şu son 3 günde var ya hayatım boş işlerle uğraşmak oldu. her zaman Boş İşler Müdürü'ydüm de son 3 gündür baya terfi ettim bildiğin. taam yeaa ben yapcam gene, sanki de abimler mi ev işi yapcakmış. hiç. hadi ben kaçar beybilerr :(

13 Ekim 2012 Cumartesi

seviliyorsan seviliyorsun len kıçın arşa değmesin hemen!

bazı insanlar var, sevildiğini öğrendiğinde ''nasılsa beni seviyor'' deyip, sevildiğini bilmenin güveniyle her türlü hatayı ve saçmalığı yapma hakkını kendinde görebiliyor. gelip gayet doğal hakkıymış gibi, ''izin veriyorum cınım;) '' demişsin gibi seni üzüyor. bu insanlar böyle davrandıkça ve utanmayıp böyle davranmaya devam ettikçe onlara olan sevginde muhakkak bir azalma oluyor. olmuyorsa aşktır o, hoşlanma olsa duramazdın. karşına ne kadar bu türden biri çıksa, bu sayı ne kadar artarsa, o kadar güvenin eriyor ayfonun şarjı gibi, ve herkesin böyle olduğuna inanmaya başlıyorsun.

ama bir de o çok tatlı insanlar var ki.. bu yukardaki tür var ya, işte bu türün köpeği olsun. sen bu insanlara istediğin kadar sevgini göster, istediğin kadar şımart göklere çıkar, hiç bir egoya havaya girmez. aksine, verdiğin sevginin aynısını alırsın. işte bu insanların sayısı öyle az ki. hele bu zamanda, böyle insanlar var mı ya diye şüpheye düşsen de, var. ne mutlu ki var. onlar sanki bir yere, bi cam fanusa saklanmış gibidirler, gidip sen bulursun, onlar gelmezler. ya da geldiler diyelim, sakın ama sakın o güzel canlıyı üzeyim deme. yoksa bir daha asla öyle güzel sevilmezsin. karşına da hep bu yukardaki pislik tipler çıkmaya devam eder, aşka da ilişkilere de birine güvenmeye de lanet okursun. hatta böyle şeylerin varlığına artık inanmamaya başlarsın.

ama suç sende değil, o diğer pislik senin tüm güvenini hatta hissetme yeteneğini alıp gitmiştir cehennemin dibine. ve maalesef, ve lanet olsun ki, karşına çıkan bu tatlı insanı da o diğer pislik gibi sanarsın ve dırıttt! yanlış cevap. o öbür pisliğe davranman gereken şekilde işte bu tatlı insana davranır ve onu kaybedersin. oysa zamanında diğer pisliğe böyle davransan bi güzel kapak olcaktı, gerçi yine utanmayıp hatayı hala sende aramaya devam edecekti ama en azından için rahatlayacaktı. sonraki günler, haftalar, hatta aylar boyunca kendini yiyip bitirmeyecektin. en kötüsü davranman gereken zamanda davranman gereken şekilde davranmadığın için bu güzel tatlı insanı kaybetmeyecektin.


sen elmayı seviyorsun diye elmanın ağzına sıçmana gerek yok canım

insan düşünmeden edemiyor, acaba sevdiğim bu sevgimi hak ediyor mu diye. bunu sorgulamaya başladıysan müjde! karşındaki doğru insan değil. adam olan sana bunu zaten sorgulatmaz, sorgulatana aşıksan da aramıza hoşgeldin. hepimiz bu boku yiyoruz cınım ^_^

diyorsan ki, ''evet sorguluyorum, sevdiğim ya da sevgilim sevgimi hak ediyor mu'', işte bu da biz insanoğlundan kaynaklanan bir imalat hatası diyelim. ne kadar sevilsek de daha fazla sevilmek isteriz, ne kadar sevgi göstersek o kadar bu sevginin hak edilmesini isteriz. bu gayet salakça bir hareket, evrenin bize hareket çekme biçimi. ''Tanrı sizi en üstün varlık olarak yarattı ama sizde bile defo var lan ahaha'' diye evrenin bize kıçıyla gülme şekli. bize de susup efendi efendi defomuzla barışmak düşer, çünkü adam haklı hanımlar beyler! çünkü severken karşılık bekliyorsan ya da sevgi gösterdiğinde bunun hak edilip edilmediğini sorguluyorsan, pardon da insanlık adına çok şey kaybetmişsin demektir. sen buna mantık diyorsun ama bu basbayağı makineleşme.


sevgiyle.