11 Şubat 2011 Cuma

kendime söylüyorum bunları


bazen ne yaparsan yap kimseye yaranamazsın. en olmıcak şey oluverir ve sen tam sövmelerinin sonuna gelmişken evren, üç de yetmez beş tane beş de yetmez yedi tane ver ver ver ver ver allahım ver deme suretiyle neredeyse başını yastığa koyana kadar seni çileden çıkaran binbir türlü şeyi sana reva görür. başında ağrılar, midende kramplar, dilinde küfürler.. ben bunu hakedicek ne yaptım demek, bilmiyorum bi işe yarıyomudur. bildiğim şey, bazı şeyleri sen onları haketmemiş olsan da yaşayacak olduğundur.
şroloğğğp diye herşeyi geri saran bi makinan olsun çok istersin o an. yapma allasen. sen hala, eve girdiği gibi çoraplarını üstünü başını oraya buraya fırlatan bişeysin. öyle bi makinan olsa inan ya kullanmayı unutursun ya da çoktan sıkılmış olursun. işte burda insanoğlunun şuyum olsa buyum olsa ne güzel olurduculuğunu öyle bi görüyoruz ki. aslında çoğu zaman bişeyleri kendin başarmak; bi makinaya, seni iten bi ele, söylenen bi dile ihtiyaç duymaktan daha asil. bunu biliyoruz da, iş eylemde biraz dilsiz kalıyor ya işte o kötü.

kendime çok kızıyorum. gerçekten kızıyorum. bi yemeği sonsuz kereler yemiş olsan da başka bi tat vericeğini sanmaktan başka bişey değil bu. ya da klasik işte; bi filmi sayamıcağın kadar izlemişsindir ama romantiksindir, hayalcisindir, film istediğin gibi bitsin istersin ve bu yüzden başka bi son beklersin. ama kafanda istediğin biçimde bitmiş olması gerekir zaten. ya da o yemeği bi kez daha yiyosan, istiyosundur ki yiyosundur. bu yüzden sus ve ye. ama yemeği yesen de gururun yemiyo. içine yediremiyosun bi şekilde. kendini aklayıp paklıyosun ya kendi gözünde, işte bu çok komik. her insan kendini mükemmel görür. ama kendine başkasının ayakkabısını giyip bakmalısın bir de.
her neyse. benim anlatmayı istediğim şey, hiçbir film başka bi sonla bitmez. hiçbir yemek verip vereceğinden başka bi tadı vermez. hayatındaki, etrafındaki insanlar sen onları oyun hamuruyla oynar gibi istediğin biçimlere büründürmek istesen de onlar hep aynıydılar. ve dokunduğunda değişmicekler. bu gerçeği anlasan iyi edersin. bu sözler kendime.

ak kaşıklara binip sütten çıkmaya çalışmamız bazen bazı durumlarda çocukça kalıyo. türü nolursa olsun ikili ilişkilerde hep böyle yapıyoruz çünkü. ben bunu hakedicek naptım! sen kırmızı ışıkta geçtin. sen arkadaşın aradığında açmadın ve daha sonra sorduğunda meşguldüm dedin. sen okulda işte her nerdeysen yemek kuyruğunda elinde tepsin, pardon ama sizden önce ben geldim dedin. sen sevgiline içinden gelip bi sürpriz yaptın ve sevinir sandın, sevinsin istesin, seni sevsin istedin, o da sana sürpriz yapsın istedin. bunlar küçük şeyler gibi görünebilir ama tüm yaşam boyunca bu küçük halkalar birleşip bi zinciri oluşturuyolar. küçük şeyler gibi dursalar da bi gün biri seni anlamadığında kendi kendine ne kadar işe yaramaz biri olduğunu söyle -öyle olmasan da. çünkü o zaman hakikaten canı yanmıyo insanın. lanet bi durum ki, bunu söyleyen kendisi uygulamıyo işte. ama yapmalı. yapmalıyız. her an herşeyin olabileceği şu hayatta başına kötü bişey geldiğinde -doğal felaketler, ölümler falan hariç tabi- ben bunu hakettim de. çünkü başın sıkıştığında, başını sıkıştığı yere kendin soktuğunu düşünürsen başının ağrısı falan kalmaz.

9 Şubat 2011 Çarşamba

-hastasın sen! -evet hastayım ben.


hayatımın en berbat günlerinden birkaçı işte. oturma yerlerime yediğim iğneler, durmadan yuttuğum haplar, öksürürken boğazlarımda ve göğüs kafesimdeki batan ağrılar, oturma yerlerimin üzerine oturamayışım, üstüne bi de hiçbir şeyden geri kalmayayım düşüncesiyle çıkagelen soğuk algınlığı, şırıngalarla içimi gitgide kemiren pislik ilaçlar; o şırıngalar şuurumu, şiirlerimi, neşemi, canımı alıyorlar sanki.

-geçmiş olsun.
-sağolun.
(iğnenin tenimdeki o tarifsiz sızlatıcı batışı. kendimde olmadan verdiğim teşekkür cevabı. en son çocukken popomuza yemişiz şırıngayı. gururuna yediremiyo insan bi taraftan. insanız ya, bu halde bile gururu düşünebiliyoruz işte dangalak dangalak.)

neyse ki iki gün önceki kadar hapşurmuyorum. sadece kuru öksürükler, sadece ciğerlerimdeki bu akılalmaz ağrılar, şuurum yerinde değilmişçesine ne yaptığımı ne yediğimi kimi zaman nerde olduğumu bilmediğim, düpedüz ruhsuz bi biçimde bedenimi ordan oraya sürüklemek işte.


5 gün oldu. berbat bi haldeyim.




3 Şubat 2011 Perşembe

ben bazen hep böyle


bazen yaptığım şeyden nefret ediyorum. bazen olacağım iş kadınından sıkılıyorum. bazen gideceğim şehirlerden artık gidesim geliyo. bazen susup oturasım, küsmüş bi çocuk gibi kollarımı kavuşturup başımı eğip gözümün üstünden insanlara bakasım geliyo. bazen hiç kitap okumak istemiyorum. bazen yemek yemek tamamen işkence; bazen o lanet koşu bandında yürüyüp aynada 'ne yaparsan yap hep böyle tombiş tombiş olucaksın salak' diye kıs kıs gülen yüzümü görmek, bazen uyumak tamamen işkence. bazen arkadaşlarımı aramak istemiyorum. bazen sabah herkes uyurken sıcacık yatağımdan çıkıp buz gibi suyla yüzümü yıkayıp dolabın önünde ne giyeceğimi başka hiçbir şeyi düşünmediğim kadar hararetle(evet sevmem düşünmeyi) düşünüp ve istisnasız her defasında içime sinmeyen bişeyler geçirip yollara düşmekten nefret ediyorum. metrobüste aptal insanların aptal yüzlerini görmekten nefret ediyorum. okumak için, eğitim için haftanın 5 günü 1,5 saat yolu teptiğimi öğrenenlerin ''aa o kadar yol mu gidiyosuaan seeeaann'' demelerinden nefret ediyorum. gidiyorum canım gidiyorum, bi daha konuşursan seni de eşşekler cennetine sevkedicem bebişim. bazen kadıköyü hiç sevmiyorum. bazen bişeyleri sorgulamayı istesem de hayatın aslında sorgulanamayacak kadar düz olduğunu görmek ve insanların dünyayı kurtaracaklarmışcasına yollara düşüp aptal egolarıyla boyanmış yüzlerini görmekten nefret ediyorum. bazen artık çocuk olmadığımı bilmekten nefret ediyorum. bazen, ''herşey sağlıklı olmak için'' deyip deyip aptal diyetlere girmekten ve abim sıcak sıcak gözümün içine baka baka pizzaları lopur lopur götürürken mahvolsam da ''diyetteyim ben yaee'' demekten nefret ediyorum. bi daha dünyaya gelicez sanki lan. ye işte. bazen diyet denen saçmalığı sadece biz kadınların yapmasından nefret ediyorum. bi gün öyle bi inat yapıcamki, kapılardan sığmıcam yeminle. çok kızdırıyo beni erkeklerin biçok konudanbu yan gelip yatmaları.
sigarayı bırakmış olmaktan bazen nefret ediyorum. ve tabii bu kadar dayanabildiğime. belki de abim haklı. ''sen tiryaki falan değilsin. tiryaki olmaya özeniyosun''. uzaktan özenti bi tip gibi görünmekten nefret ediyorum. ki öyle görenler varsa onlardan da nefret ediyorum. biliyorum sürekli nefret ediyorumlu cümleler ordan bakınca özenti gibi diilse bile ergen gibi görünüyo olabilir. ama valla bak durum hiç de sandığın gibi değil. dur anlatabilirim fikret.






ps: çok gitmeli konuştum. ünlü birileri ölünce twitterda en son yazdıklarını ana haberde yayınlıyolar ya hani, benim tivitlerimi görenlerin 'ne dangalakmış lan' diyebilecek olma olasılıklarından da nefret ediyorum ayrıca. nerden çıktı deme, ne bileyim ben.

2 Şubat 2011 Çarşamba

ah be deli kız...



ölümünü duyunca şaşkınlığın, hüznün, mahvolmanın en şiddetlisini içim ezile ezile tam kalbimde hissettiğim insanlardan biri oldu Defne Joy. belki bu kadar yaşama bağlı, ne olursa olsun ayakta kalabilecek güçlü bi çocuk olmasaydı bu kadar içim sızlamazdı. bizzat tanımış olmasam da görüp görebileceğim en herşeyi dibine kadar yaşayan insanlardan biri O. sanki yakınımda yaşıyodu. sanki o gülünce gülüşünün sesini kahkahasını bağrış çağrışını tam dibimde hissediyodum. gözleri dolunca sanki gözyaşlarına dokunacak gibi oluyodum. öyle inanılmaz geliyoki hala. bilmiyorum...

insan çok değerli bi varlık. yaşadığımız bu aptal zamanda, aptal diktatörler başımıza dikilip karga sürüsü gibi içimizi kemiriyorken; insana değer verilmeyen bi ülkede yaşamımızı çürüteceğimizi biliyoken; hala iyilik ve insanlık adına bişeyler yapılması gerektiği bilincine erişememiş cahil insanların kalabalık oluşturduğu saçmasapan bi yerde sürekli yerimizde sayıyorken ölümler daha çok acıtıyo. bunu biliyorum. ve maalesef ölümlere, felaketlere, kötülüklere ve kötü insanlara ve yapılan tüm kötü şeylere alışıyoruz. bişeylere alışmak çoğu zaman elzemdir evet. ama hayatı bi daha yaşamıcaz. bi daha, şu an akşamın bu saatinde bu kar soğuğunda dışarı çıkıp koşma şansın olmıcak. bi daha birilerinin çocuğu, kardeşi, sevgilisi olmıcaksın. bi daha güneş görmiceksin. hayat böyle bişeyken ve tam da böyleyken ben birileri ölürken alıştım demek istemiyorum. evet giden gidiyo. evet herşey gelip geçici. ama neden tüm o aptallığı bi kenara bırakıp kendin için, insanlık için iyi bişey yapmıyosun aptal politikacı adam. aptal şakşakçı. aptal cahil ve bilinçsiz sürü insanı. ne dersek diyelim belki herşey hep böyle kalacak. ama kalmasın. ama bişeyler yap.

tam 1 ay önce yine böyle kötü bi haber almıştım. çocukluğumun beraber geçtiği kuzenimin ilik kanserine yakalandığı haberi. 1 aydır ne zaman gitsem görmeye, içime akan gözyaşlarımın hiçbir işe yaramaması, hiçbir şey yapamıyor olmak öyle acıtıyo ki canımı. gencecik kız. dualar ediyorum tam 1 aydır. saçmasapan bi şaka olduğunu düşünüyorum ya da inanmak istemiyorum işte. daha kötüsünü düşünmek bile istemiyorum. etrafımda hastaların, ölüm haberlerinin günden güne daha arttığını gördükçe artık hayata daha sıkı bağlanmak gerektiğini düşünüyorum. insan denen şey, hiçbişeyi gerçekten yaşaması gerektiği gibi yaşamıyo. en azından benim böyle olduğumu görmek beni kızdırıyo. ve Defne'nin ölümü tüm içime dolanları çok az ve hiçbir işe yaramasa da bi nebze içimden çıkarmama sebep oldu.


bizi şaşırtmaya ve güldürmeye uğraşan deli kız, bu yaptığını unutmayacağız. Seni unutmayacağız. hep gül Sen.

30 Ocak 2011 Pazar

nerden nereye.of çok saçmalıyorum şuan


fazlasıyla dejavulu günler yaşıyorum. biraz evvel yutupta gezinirken, ''alla alla ben yine böyle şarkı arıyodum yine yanda bu şarkılar vardı. na burda sağda'' diye içimden geçirdim. yaşlanıyomuyum lan yoksa dedim demedim derken, şuan bu mısraları yazmaktayım efendim.

yarın yeni sezonda geceleri ve gündüzleri ayılıp bayılacağım dersleri seçmek için okulun yolunu tutucam. sırf bunun için yani. düşün nasıl tembel ve kök salmış biriyim, ben bile anlatamam kimselere. neyse efendim. işte bikaç saattir, okulun internet sitesi ekranda açık, önümde bikaç liste. kafam karışık. ben şimdi kaçıncı sınıfım lafını en az bi 187 kez etmişimdir eminim. nasıl bi pişmanlıktır bu yaşadığım bilinmez. bi dönem geriden başlamak, irregular yani düzensiz öğrenci damgasını yemek, ve bu lekeyi 2 sene daha taşıyacak olmak.. ne bileyim belki de bazen şappadanak diye habersiz kelamsız gelip karşıma oturup malak gibi yüzüme bakan can sıkıntılarım ve umutsuzluklarım bundandır. tamam mübalağa kabul. belki mübalağa yapmak istiyo canım ne konuşuyon.

bi de lanet olasıca takıntılarım yok mu. 5 saattir radyasyon yayan nemrut bi ekranın önünde oturmuş kayda değmeyen şeyler yapıyorum. bilmiyorum şu 5 saatte yaptığım tek adamakılllı iş, unutmadan gidip yemek yemiş olmam. dönünce de bahsettiğim şu listeleri yapmamdır. bu kadar. liste de ne liste ama. 2-3 sayfa bişey. ve sadece... ya ben neden bunlardan bahsediyorum şuan?

canım sıkılıyo. çok üşeniyorum. tam şuan canım bol sarımsaklı mantı çekti. bi de yaşpasta. bi de portakal. bi de zıkkımın kökü. aslında aç da değilim. sanmıyorum cık. ne bileyim ya, şuan oturup kitap okumalıydım gibime geliyo. ya da çizim yapardım belki. aylardır rafta öylece sıkılarak pinekleyen izlenmemiş filmlerden birini takıp izlerdim. ki bu büyük ihtimalle romantik film olurdu. böyle de içli böyle de pek içli olurum. değme benim keyfime.

burayı daha fazla, ne derler, aslında 'burayı daha fazla...'' cümlesinde üç nokta yerine gelebilecek öyle çok biçok yüklem cümle vs var ama onu düşünüp bulacak bide üstüne yazacak denli takatim yok. sigarayı bırakmamış olsam, normalde bi oturuşta en fazla 3 tane içebilen ben, yeminle bi 4-5 tane yakardım. öyle düşün. allahtan buluğ çağlarını geçtik. şimdi öyle olsa durum daha vahim olurdu. slipknot ya da marilyn manson dinleyip ''kimse beni anlamiyeee, ölmek istiyerummmmm'' diye zırlardım. hani şimdi yaş kemale ermiş. allahtan bülent abi(ortaçgil) var. o da olmazsa halim niceydi. sıkılan ama sevgi pıtırcığı bi halde oturuyorum burda böyle.

ulan okul açılsın tekrar sabahın 6'sında kalktığım günlere döneyim de çok pis intikam alınsın. bu ne yae, bulmuşum mis gibi tatili bunuyorum yeminle.


off'lardan bir demet.





ps. berbat bi yazı olduğunu biliyorum. ben de hava atmıyorum burda zaten. cansıkıntısına vericeksiniz artık genşler, yapcak bişi yok. hep genş kalın.

29 Ocak 2011 Cumartesi

beni sonsuza kadar anlamak istediğin gibi anlayacağını biliyorum


karşısındakini anlamak istediği biçimde anlamak isteyen bi sürü insan var. bi erkek değilim bu yüzden kızları ele alıcam. hemcinsini çok alakasız biri olarak kafasında kuran gençkızlarımız var. karşısındakini belli bi kalıba dökmeye öyle yorulup terliyorlar ki. bilmeliler, karşılarında bi hamur yok. yoğrulmuş yoğrulucağı kadar. bi erkek olabilirdi anlamak istemediği. evet bu çok normal ve anlaşılabilir. çünkü içimizdeki hormonların adı bile başka. başkalıklarımız öyle fazla ki. şunu diyorum: hemcins demek, onun halinden anlamak demek. söylediklerini dinlerken neden ve nasıl söylediğini tahmin etmek demek. bilmemek asla! hani ne bileyim, bi ortamda kızın biri, kızarkadaşının söylediği bi lafı duyduğu an olur olmaz senaryolar yazmaz. ya da ne bileyim nefret ediyosa, çok samimiyim hani kıskançlığı falan koy bi kenara, direk nefret ediyosa muhattap dahi olmamalı. çok şahit oluyorum facebookta iletisine içinde yanıp tutuşan duygu patlamalarını gayet alakasız uzatmalarla dile getiren zamane kızlarımıza. şimdi böyle söyleyince, kendimi onlardan soyutladığımı düşünebilirsiniz hepimiz insanız, anlamamız gerekeni anlamak istediğimiz şekilde anlıyoruz hepimiz de maalesef.ama bu duruma özellikle uzaktan bakmak istedim. kendim de bu işe dahil olabiliyorum kimi zaman, istemsiz de olsa. yaklaşık 1 ay önce bişeye tanık oldum. hayatımızın belli bi dönemini beraber geçirdiğimiz bi kız öyle dolambaçlı yollardan yürüyomuş ki çok uzunca bi zaman. kendi elleriyle bi ben yaratmış. çizmiş, boyamış tek tek ellerimi yüzümü. aslında hiç gereği yokken. aynı mavisini aynı güneşini aynı yıldızlarını gördüğümüz bi dünyada beni çok başka biri olarak seyredalmış. bi insan başka bi insana hayatındaki bazı değişimlerin onu değiştirdiğini söyleyebilir belki. söyleyen kişinin senin için ifade ettiği anlama göre onu ciddiye alma derecen de artar ya da azalır. aslına bakarsan, bi daha yüzyüze gelmeyeceğin, bi daha böyle sanal alemler yardım etmeden yüzüne bakıp merhaba demeyeceğin biri bile olsa insan duymak istemez bu yönde lafları.
ama anlaşılmamak kötü şey üstad. şu hayatta herşey böylesine gelip geçiciyken, bi günü nasıl yaşadığını bilemeden bitiyorken ve bi sürü şarkıda da söylendiği gibi hayat mutlu anların toplamıyken, ki onlar da bi elin parmaklarını geçmezken, birilerinin seni anlamamış olması ne bileyim uykularını kaçırmasa,iştahını kesmese bile kendini sorgulamana sebep oluyo işte. kendini tanısan bilsen bile, acaba mı diye sorasın geliyo. ve o an bulamıyosun cevabı. hiçbir an bulamıyosun. insanlar kendilerine karşı hiçbir zaman objektif olamazlar çünkü. ne yapmış, kim ve ne haline gelmiş olursan ol kendini hep 1 basamak yukarıda görüceksin. bu böyle.
ama insanlar... tuhaf. az yada çok ne farkeder, hayatının bi zaman diliminde aynı yerde aynı amacı taşıyıp aynı şeyleri yaptığın birini neden inatla istediğin şekilde görmek isteyesin? bu gerçekten anlama kapılarımda anahtarımı kaybetmeme sebep oluyo. anlayamıyorum ve anlayamıcam. önyargıları hiç sevmesem ve lanet olsun ki ölene dek ben ve biz ve siz hepimiz hep önyargılıycak olsak da, benim bahsettiğim başka. bi gün bile olsa biriyle aynı ortamda kalınca hiç mi anlayamaz bi insan diğerini. düşün tek bi gün. otur orda izle karşındakini. gözlerini kırpma sayısından nefes alıp verişlerine, oturup kalkışından kelimeleri dizişine ses tonuna vs. 10 yıllık tanımış gibi olmasan da bi anlama olur. dimi. ama olmaması için, onu anlamamak için dişini tırnağına takıyosan da yapıcak gerçekten bişey yok. ne dersek diyelim, herkes birbirini kendi yönettiği bi filmde oynatarak tanır. ne yapalım, kendimizin yönetmediği bi hayatı yaşıyoruz. kimilerimiz başkalarını kendi istediği şekillere sokarak tatmin oluyo. bu hep böyledir. ve ne olursa olsun, bizden sonra neler yaşanırsa yaşansın, isterse güneşe gidilebilsin, insanın olduğu herhangi bi yerde bu hep sürüp gidicek. ne kötü aslında. belki önyargı, belki kıskançlığın esiri olmak, belki kendine duyduğun sıfırdan da az güven sana o lafları söyleticek. böyle yapan biri olmamak için öyle çabalıyorum ki.

25 Ocak 2011 Salı

büyümek demek





sen istemedikçe hiç bir şey olmuyor. ve olmasını istediğin her şey, sen onu istediğini hatta onun ne olduğunu unuttuğunda oluyor.
son zamanlarda isteklerimi gözden geçirdiğimde, eskisine göre daha makulum belki de. tıpkı diğer birçok şeyde olduğu gibi, kalbimin çok daha hızlı attıkları eskisinden daha gerçek ve gereken şeyler.

yere düşüyosun büyüyünce. gökteydin onca sene.

ve kolay değil tabii, görmek artık bazı şeyleri. karşında kırmızı bi sinyal lambası gibi yanıp sönüyor hayatın gerçekleri. hazırsın ya da değil ne farkeder. çok paranın olması, çok güzel olman, çok zeki olman, çok iyi laf yapman falan geçmiyor burada. biraz sükunet yalnızca. dalgalanıyorsun.

dizlerini kırmamalısın. bi laf vardır hani eğil fakat kırılma diye. bu işte. önünde eğilmen gereken bi ton şey, yıkaman gereken bulaşıklar gibi birikiyor önünde. üstelik bulaşık makinası yok. ve sen tüm bu dalgalanmalarda soğukkanlılığının elini bırakmadan yıkanmalısın.

başını kaldırıp baktığında boyun kısa kalacak. sabah gözünü açtığında önceleri hiç umrunda olmayan bir şeyin artık umrunda olmasının da ötesine geçtiğini göreceksin. çok isteyeceksin bir şeyi, bir şeyleri ama sen de tıpkı ben ve diğerleri gibi, artık gelecek planlarımı hayattan gizli yapıyorum. sanki hayat, işini gücünü bırakıp planlarımı bozmak için her şeyi yapıyor lafında kendini bulacaksın.

aslında ne komik. küçükken nasıl da isterdik büyümeyi ve ne aptalca ki büyüdük. biz büyümeyi gözümüzde çok büyüttük.

23 Ocak 2011 Pazar

çok bunlar



çok şey yapmak istiyorum. çok şeyi aynı anda yapıyorum. kafamda durmuyo bazen tek bi düşünce. zaman, marionun sürekli ordan oraya koşturması gibi geçiyo benim için çok kereler. sanki bi yarışmaya almışlar da beni, kalan süre şu kadar şu kadar demişler ve ne yapacağım bana bırakılmış. öyle durmadan bişeylerle uğraşayım, boş durduğum an elenicem. hayat, elbette yarışmak için fazla değerli ve naif. hırsa gelmez. saçmasapan kuruntularımız, planlarımız, ajandalarımız, rekabetlerimiz onu boğuyo. söyleyebilirim ki, tüm bu aceleci edalarım bunları söylememe engel değil. elimde değil. sanki kovalanıyorum, sanki yapmam gereken o bi sürü şey, bi an önce yapılmalı. saat 02:15 olmuş farketmez. belki de sabahı ederim, hiç sorun değil. böyle bi düşünüş. dışardan bi gözle bakmayı denesem de bi anlam veremiyorum. belki vardır bi adı, tanımı. bilmiyorum.
dürüst olayım. çoğu zaman, hatta neredeyse hep, hayatı bi prova gibi görenlerdenim. sanki asıl hayat tüm yapılacaklar yapıldığında başlıycak. yaptıkların yanına kar kalıcak, yapmadıkların için şansına küs. bi kere yaşarsın her bi anı. dönüşü yok. 2011 yılının 23 Ocak'ını bi kere yaşıyorum. 02:20 şuan zaman. aynısı yok. en azından bugün için.
ki bi oyun parkı gibi bazen de hayat benim için. kaykaydan kayıyorum. salıncakta gökyüzünün mavisi yüzüme değiyo. aşağı inerken hızımı azaltmak için ayaklarımı yere sürtüyorum. tahteravalliye biniyoruz bi şarkıyla, şarkımla. o çalıyor, ben dinliyorum. ellerimi bırakayım diyorum ama bisiklet değil bu, saçmalama diyorum kendime. saçmalama diyo bana O da. bi sürü şey yapmalıyım. belki de aynı dakikaya sığdırmalıyım hepsini de. hayat bi park. nefes nefese kalmalıyım, nefes kesiciliğini içime çekmeliyim onun.
bazen hiç sıkılmıyo da gibiyim tüm bu 'koşuşturmalardan'. dürüst olalım, bi günde bi sürü şey yapıp bitirmiş her insan evladı, mutlu mesut olur. olmam diyen yalan der. yok öyle bi dünya. insana dünyayı kurtarmış hissi verir. tamam belki abartıyorumdur. ama bu, bi insanın 24 saate sığdırabileceğinden çok daha fazla şeyi sığdırmasının güzelliğini değiştirmez. cebin dolu dolu eve dönüyosun. açgözlülük yapıp yarının işini de bugün yapıyosan eğer, alnından öpülesisin. ki bugünün işini yarına bırakma diyen atalarımız, bıraksan yarından sonraki günün işlerini de yapıcak insan evlatlarını görmezden gelmiştir. bugün ne ya. bugün ne allasen. 1 hafta kafam rahat düşün. benim değil tabi, öyle insanlar var onu diyorum.
velhasıl kelam. belki işkoliklikle bağdaştırılır, belki psikopatlık, belki açgözlülük falan. her neyse işte. ama bi işle yetinmemek tamam yorar. zaman alır. gerek yoktur kimilerine göre. meslek ya da uğraş anlamında da düşünebiliriz bunu. bi işte kök salmış, artık profesyonel sayılmış birçokları, yetinmeyip ikinci hatta üçüncü dala yuva yapar. çok severim ben bunu. çünkü insanoğlunun yok bi farkı kelebekten. tek çiçekten bal olmaz. kelebeksen kelebekliğini biliceksin.
çocukluğumdan beri hep imrenmiş ve takdir etmişimdir bu yüzden çok yönlü insanları. belki de günlük sıradan şeylerde bile çokluğa çabalayışım hep bundan. çünkü sıradan şeyler bile hayatta yapıcağın yaptığın büyük şeylerin bi taslağı bi örneğidir bi nevi. çünkü tek bişeye saplanıp kalmak dar kafalılığı da beraberinde getirir. belki de yetinmemek bu kim bilir. yine de bunu kelebek oluşumuza bağlıyorum. binlerce çiçekten bal almalısın bal yaratmak için.

20 Ocak 2011 Perşembe

ham bi ilham


sanat ilham veriyor bana herşeyden önce. insanlar. kırmızı saten bi elbise giymiş kırmızı rujlu simsiyah saçlı bi kadın. beni tanımasa da ve aslında hiçbir şey hakkında hiçbir şey bilmese de tatlı tatlı gülümseyerek gözlerini dikip bakan, inceleyen, dokunan, ısıran, koklayan, düşen, kalkan bi çocuk ilhamı sunar bana camdan bi tepside. siyah beyaz fotoğraflar. mesela taparcasına sevdiğim Edie Sedgwick. mesela Claire Forlani. her an tek bi sırt çantasına hikayesini toparlayıp içinden gelenin önünde eğilip rüzgar nereye götürürse oraya gidebilecek genç kızlar, kadınlar ilham verirler bana. Edith Piaf. Cemal Süreya. Turgut Uyar. Birhan Keskin. Dali. Ve tabii Frida.
Çocukluğum, güneşli yaz öğleden sonraları. Fransızca. yağmurlu bi akşam şömine başında fonda Edith Piaf - Autumn Leaves, kadehte beyaz şarap. karlı bi sabah sıcak çikolata.
Aşk.
Heyecanlar, elin ayağın titreyerek geçmek o eşikten. gözünü karartıp sonunu düşünmeden girilen hikayeler. ya da belki hiç farkında olmadan içinde bulunulanlar. Hangi şarkıyı seviyosan onu dinlemek. Çok sevdiğin bi şairin bi şiirini okumak. Ne yaşarsan yaşa, güzel günlerin olacağı umudunu taşımak içinde. Yaşamak, salt yaşamanın kendisi en büyük ve en güzeli ilhamı veriyor bana.

15 Ocak 2011 Cumartesi

seni seçtim panpa


sene 2001. ortaokula başlamışım. yeni bi eve taşınmıştık, zaten taşınmak dediysem de şöyle ki iki bina arkasıydı nerdeyse eski evimiz de. yani öyle taşınmak falan denemez aslında. yeni olan bişeye alışmak zorunda olmak o zamanlar da yorucu görünüyodu gözüme. neyse bi şekilde oldu bitti. tabi ben o aralar, yeni evden okula nasıl gideceğimin planını falan yapıyorum. ''allamm yolum uzadıı yolda kaçırcaklar beni. sabahın 6'sında o karanlıkta tek başıma yürüycaamm'' falan diye böyle bi içsesim var. gel zaman git zaman, o planlara aslında gerek olmadığını gördüm tabi. okul dediğim de iki, bilemedin üç sokak ötede.
bi gün, okuldan gelmişim galiba. baktık yeni biri taşınmış bi üst dairemize. kadın ilk günden geldi işte kapıya annemle tanıştılar. iki kızı var yanında. biri esmer öteki kumral. çocuğuz tabi, bakışıyoruz falan malak gibi. utanmalar, sessizlikler, adımızı bile sormadık birbirimize. neyse kadın da kızlarını önüne kattığı gibi çıktı yukarı. sonradan öğrendim ki kumral olanla yaşıtmışız. daha doğrusu benden 1 yaş küçük. esmer olansa 2 yaş büyük. benden 1 yaş küçük olan daha işime gelince dedim bari onunla arkadaş olayım hem benden küçük. döverim falan. nasıl sevinmişim böyle. iki tane yaşıtım taşınıyo apartmana olm boru değil. zaten biz de yeni taşınmış sayılırız. o okul yolunu tek başıma yürümicem artık diye hayaller kuruyorum. tabi sonradan kız gitti daha uzaktaki okula yazıldı o ayrı. ben de kaldım tabi hayal kurduğumla.
velhasıl kelam. günler geçti haftalar derken biz kızla çoktan kaynaşmıştık. evin önünde yürüyoz böyle. bi de öyle bi yaş ki, hani ip atlasan olmaz malum ergenliğe girmişiz. saklambaç oynasan, mahalledeki diğer kızlarla pek bi muhabbetimiz yok daha. iki kişi kendi kendimize de oynayamayız türk filmi mi çekiyoruz. hani ağaçlara saklanmalar falan. yok. dedik bari yürüyelim. her gün okuldan gelince çıkıyodum yukarı hadi dışarı gidelim diye. bazen de o geliyodu beni almaya. apartmanı 88 kere bildiğin tavaf ediyoduk. harçlıktan kalan bişey varsa bakkala gidiyoduk diş şeklinde jelibonlardan alıyoduk mahalledeki küçük çocukları korkutuyoduk falan.
ruh ikizim canım ciğerim bellemiştim kızı. mahallede bi çiçekçi dükkanı vardı. bi oğulları vardı sürekli böyle mahallede top koşturuyo. anime karakterleri gibi böyle gözleri kısık esmer küçük bişey. ama bildiğin abayı yakmışım çocuğa. kızın beyninin etini yiyorum yae bi adını öğrennn kaça gidiyomuşşş diye. kız da tıpış tıpış öğreniyodu tabi. eli mahkum. oturuyoz böyle kızla karşıki apartmanın merdivenlerine çocuğu kesiyorum falan. çocuk da boş değilmiş, 2 sene sonra doğumgünümde çiçek almış bana. havalara uçuyorum. ayy ne romantikk çiçek almışş diye. tabi salaklığım arşta farkedemiyorum. sonradan düştü jeton tabi. çocuğun çiçekçi dükkanı var zaten. neyin romantikliğinden söz ediyosun. neyse konumuz bu değil.
kızla akşamları balkonda oturuyoruz hayal kuruyoruz. birbirimizden ayrı gayrımız falan yok. bi karar almak istedik. olmuyo böyle. adını koyalım bunun bi adı olsun falan dedik. bunlar sonradan yukardan taşınıp gene bizim apartmanın terasına taşınmışlardı. bi gün işte terastayız. hadi bakalım kesici delici bikaç bişey aldık yanımıza annesinden gizli oturduk betona. korkuyoruz tabi. işin kötü tarafı, iki tarafın da ödlek olması durumu daha bi trajikomik yapıyo. ve ikimiz de birbirimizi korkutmaktan başka bi işe yaramıyoruz. tamam ya artık dedim bi yerden başlamak lazım. iğneyi aldım soldaki elimin şimdi hatırlamadığım herhangi bi parmağına batırdım. tabi iğne olunca öyle kolay kan gelmiyo. canım da acıyo. bi yandan da o yaşta bilinebilecek tüm küfürleri sayıyorum. neyse bi damla da bişeydir dedim. kendim dışındaki herşey o an umrumda olmadığı için o ne yaptı nasıl yaptı bilmiyorum. kanlarımızı birleştirdik. hobaa olduk mu kankardeş. tarifsiz duygular. kardeşimm diye birbirimize sarılıyoruz gülüşüyoruz falan. nasıl da modaydı o zamanlar. sonraki günler hep canciğer kuzu sarması şeklinde, ediyle büdü kıvamında geçti. birimize sataşan olursa öteki gelip onu kurtarıyodu falan. bildiğin çocukluk işte. şimdi düşününce saçma ve çocukça geliyo evet ama zaten çocuktuk ve o yaşta birbirini hiç bırakmadan hep destek olarak her zaman birbirinin yanında olma sözünün sorumluluğunu almak istemiştik. böyle de bişey.